scorecardresearch.com Okuyarak ölümsüzleşmek Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Okuyarak ölümsüzleşmek

‘Niçin yazıyorsunuz?’ sorusuna, “Arkadaşlarım beni sevsin diye” yanıtını veriyor Márquez. Oysa kitap okuduğumuz için sevilmeyi beklemek yersiz, kendimiz için okuyoruz.

01.12.2016 05:00

Okuyarak ölümsüzleşmekTim Parks

Yazarak ölümsüzleşmek gibi sözleri vardır kimi yazarların. Okuyarak ölümsüzleşmek daha doğru geliyor bana. Bütün olarak edebiyatın ne işe yaradığını sorduğumuzda, belki herkesi ilgilendiren bir sorundan söz açıyoruz. Oysa okumanın anlamı yalnızca bizi ilgilendiriyor. ‘Niçin yazıyorsunuz?’ sorusuna, “Arkadaşlarım beni sevsin diye” yanıtını veriyor Márquez. Oysa kitap okuduğumuz için sevilmeyi beklemek yersiz olur. Kendi kendimize ve kendimiz için okuyoruz.
Tim Parks’ın ‘Ben Buradan Okuyorum’ kitabının daha ilk sayfasında Cioran da, “Ölüm mutlak son olarak kabul edildiğinden beri herkes yazıyor!” diyor. Onun ironisi bir yana, okumaktan mahrum kalmaktır ölümü hemen yanına çağıran ve bunun daha güçlü bir anlamı olduğunu düşünüyorum ben.
Tim Parks’ın okumak üstüne yaptığı çeşitlemelerin bazılarını her gün konuştuğumu görüyorum ama bazılarını da ilk kez o düşündürüyor. ‘Okuduğumuz kitaplarla ilgili olarak niçin bu kadar sık anlaşmazlığa düşeriz?’ diye soruyor. Birimizin beğendiğini öbürü beğenmez. Kimilerimiz iyi okuyup kimilerimiz kötü okuduğu için mi? Çoğu kez asıl neden budur ama bazen de beğeniler, o güne dek yaptığımız okumalar, içinde yaşadığımız kültürün farkları da aynı kitabı bambaşka biçimde okumaya neden olur. ‘Ben nasıl anlıyorsam o öyledir’ diyen de olur ama pek öyle değil. Sonunda bir romanı, yazınsal ölçütlere göre mi okuyoruz, yoksa sözgelimi toplumsal ölçütlere ve değerlere göre mi? İkincisi düpedüz yanlış okumalara neden olur ve bunu da söylemek gerekir ki, sonsuz sayıda yorum olabileceği yanılsamasına durduk yere karşılıklar uydurmayalım.

Soyut anlamın değerini kavradıkça
Okuduğu romanın, dokunup dinleyebildiği gerçek unsurlardan bambaşka bir çekiciliği olduğunu düşünenler, soyut anlamın değerini kavradıkça okumayı bir tutkuya dönüştürür. Tim Parks, çakıl taşı ya da ağaç gibi, hayattaki nesneleri belirten sözcüklerin insanla nesneler arasındaki ilişkiyi anlattığını, dolayısıyla bizim dışımızda da orada durduklarını, oysa bazı sözcüklerinse baştan sona ancak bir anlatıyla birlikte var olduklarını belirtiyor. Epeyce ince bir ayrımdan söz ediyor ama o da ileri atlanması gereken bir noktada duruyor. Önümüzdeki masa masayı anlatır, oysa romanın içindeki tahta masa, bulunduğu yerle birlikte birkaç anlam birden kazanabilir ve anlatının yok olduğunu varsaydığımız anda kendimizi yeniden gerçeğin içinde, masamızın başında buluruz, “Odamızdaki masa neyse odur ve başka bir şey değildir, hayaller ve fanteziler üretmez.” Demek insan, gerçek hayatın içine kapandığı zaman nasılsa öyle kalır. Edebiyat okumaya, okuduğu metnin derin yapısına girmeye başladıkça kabuğunu kırmaya, kendini yeni bir uzam içinde bulmaya başlar insan, başkalaşır.
‘Döşeğimde Ölürken’ ya da ‘Deniz Feneri’ âdeta okundukça okunan romanlar gibi gelir bize, bitmeyecekmiş gibi. Bugün Per Petterson okurken de yaşanır aynı duygu. ‘At Çalmaya Gidiyoruz’ romanını ikinci kez okumak, bir de tersinden okunduğu duygusunu verir, o derinliğe gönderen bir romandır çünkü. Öyle ki bu romanı on kere de okuyabilirim. Bir romanı on kere okumak, durup düşündüğümde bana da tuhaf geliyor bazen ama bunu sıkılmadan yapabilmek için sanırım aynı zamanda yazıyor olmak da gerek. Her seferinde yeni bir ayrıntıyı keşfettiğimiz metni okumak, bizim için ekmek yiyip su içme alışkanlığına dönüşür.

Düşüncenin kendisine en yakın nokta
Bu tür okuma alışkanlığı sonunda okuduğumuz bir romandan ne alabileceksek -ya da ne bekliyorsak- onu bulup aldığımızda öteki romanlara beklemeden atlama isteği de hazır olur. Çoğu kez böyle olduğunu düşünüyorum. Demek bir romanın hikâyesinin ilgi çekici olması ve olay örgüsünün okuru sonuna kadar çekmesi önemli de olabilir, önemsiz de. Romanın başından sonuna kadar hikâyesine kapılma esrikliğinden uzak, yalnızca dilini ya da kullandığı teknikleri nasıl kotardığına bakarak da o romandan haz alabiliriz. Böyle olmasaydı, merakla okunan hikâyeleri olmayan, öncelikle hikâye anlatmayan romanları, ‘Suç ve Ceza’yı, Ses ve Öfke’yi nasıl okuyabilirdik.
“Edebiyat, diğer bütün sanat dallarına kıyasla daha fazla salt zihinsel malzemedir, düşüncenin kendisine en yaklaşabildiğimiz noktadır” diyor Tim Parks. Burada çevresinde dolandığımız konu da bu. Belki önemli bir savı da var bu sözün, üstünde durmadan okunup geçilebilir. “Öteki bütün sanat dallarına göre” diyor Tim Parks, “Daha çok zihinsel bir doğası vardır ve anlamın en soyut halini onda buluruz.”
Bu düşünce bazen anlaşılmayabilir, denebilir ki, günümüzün en gözde sanatlarından sinema var, o da çok önemli ya da müzik. Peki bir sanatın ayırt edici yanı nedir? Önce dili, bütün sanatlar kendilerini dilleriyle var eder. Ne ki onları daha zor yollara sürüp doruk noktalarına çıkaran da yüksek soyutlama yetileridir. Kendisinin yaptığı soyutlama ve soyutlanabilir bir doğaya sahip olması. Ki edebiyat bu noktada yalnızca müzikle yan yana anılabilir, ötekilerin dilleri yaratıcılığın yollarını düzeltip düze çıkmayı kolaylaştıran bazı olanaklara sahipken.

Çok satmak yazarı etkiler
Bunları Dan Brown’ınınkine benzeyen romanlar için söylemiyorum. Dan Brown da pek çok okur için zor ve önemli romanlar yazıyor. Öyleyse onun Umberto Eco’dan ya da Cotázar’dan farkı nedir? Ben Eco’nun kendisini Cortázar ile yan yana koyduğunu sanmıyorum ama Dan Brown ile aynı hizada görülmeyi de istemezdi. Demek romanın hikâyesinin güç sökülür oluşu yazınsal niteliğin de tastamam olmasına yetmiyor. Dan Brown’ın romanları türünün düzeyli örnekleri arasında. Ne ki o da bir mimari yaratım içinde değil. Sonunda bir sırrı merakla çözmeye zorlayan, mühendislik işi romanlar yazıyor. Dolayısıyla ortada karışık bir durum yok.
Bu çok satmak, yalnızca kendi ülkesiyle yetinmeyip dünyaya açılmak, dolayısıyla binlerce okurunu yüz binlere, belki milyonlara çıkarmak (Orhan Pamuk’un kitapları bütün dünyada 20 milyondan çok satıldı) nitelikli edebiyat içinde saydığımız yazarları da etkiliyordur. Etkilememesi düşünülebilir mi? Elif Shafak adı bunu için var. Ne yapsa nitelikli bir okur çevresinin yazarı olanlar bunlardan etkilenmeyebilir ama kitapları çok çok satılma şansına sahip olduğunu gören yazarların pek çoğu bu anafordan çıkamıyor. Yazılanların niteliği de böylece değişiyor. “Yazdıklarımı asla değiştirmem” diyene inanmak zor. “Ben dünyadaki okurlarımı düşünerek yazıyorum” diyen ya da adını öteki dillerin yazım biçimine uydurarak kendini sunan yazar, yazdıklarını değiştirecektir. Kendisi hiç hissettirmeden değiştirdiğini düşünse de boşuna, iyi okurlar hemen fark eder. Kazuo Ishiguro bile, çevirmenin işini kolaylaştırmak için sözcük oyunlarından ve göndermelerden kaçındığını söylüyorsa, başkaları neler yapar.

BEN BURADA OKUYORUM/
KİTAPLARIN DEĞİŞEN DÜNYASI

Tim Parks
Çeviren: Roza Hakmen
Metis Yayınları, 2016
216 sayfa, 22 TL.

 

 

 

 

 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR