scorecardresearch.com Okuyamama sorunu... Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Okuyamama sorunu...

Orhan Pamuk’un ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ı, Orwell’in ‘1984’ü çok okunurken Cortázar’ın ilgi görmemesi; Sebald’in okunamaması... Bunlar okurun ve yazarın sorunu değilse kimin sorunu?

09.12.2016 05:00

Okuyamama sorunu...

Çok iyi bulduğum bir romanın ya da öykünün başkalarınca beğenilmemesi beni her zaman zor durumda bırakır. Kendimden emin olsam da, karşımdakini nasıl inandıracağım. Oysa belki ilk okumada tam anlaşılamamış bir metni yeniden okumak gerekir ama bunu kim yapabilir. Üstelik ilk okuma, nitelikli bir yazınsal metin için okumak gibi değil de, bakmak gibidir, yukarıdan, yüzeyden.
Her kuşak kendi tercümesini yapar denir ama daha doğrusu şu olmalı: Önceki kuşakların tercümesi ancak sonraki kuşaklarca yapılır.
Demek tarih hep kendi üstüne basarak ilerliyor. Her kuşak kendinden önceki kuşakların bütün bilgisine sahip oldukça bir basamak yukarı çıkıyor.
Vüs’at O. Bener’in yazdıklarının değerinin aradan neredeyse 40 yıl geçtikten sonra anlaşılmaya başlamasının nedeni artık o basamaklara çıkılmış olmasıydı. Önceki kuşakların yaptığı okumaları ilk okumalar olarak gören yeni okumalar kuşkusuz daha yüksek nitelikliydi. Bana kalsa ve olanağım da olsa elimde, bir başına Vüs’at O. Bener için bir dergi çıkarıp onun dünyasını çepeçevre saran bir yazınsal coğrafya oluşturmaya çalışırdım.
Gene de bir Vüs’at O. Bener öyküsünün, anlamına varılamadığı için yok sayılmasının nedeni nedir? Sık sık rastlanabilir bu duruma. Bunun da suçu önceki kuşaklarda olmalı. Demek 50 yıllık bilgi bugünkü okuma kültürünü besleyecek damarı hâlâ oluşturabilmiş değil ki, zorlandığımız bir metni hemen itebilenler pek çok.
Bu arada romanın yapısal esnekliği onu toplumsal hayata, hayatın değişimine ve gereklerine daha çok mu bağlıyordu? Bunu eskiden (1970’lerde) pek tartmıyorduk ama aradaki fark şimdi daha iyi görülüyor. Yakıcı toplumsal ya da siyasal sorunlar romanın iplerini elinde tutmaya çalışıyordu. Okuma kültürünün edebiyatı sınırlayan etkisi böylece oluşurken bir yandan yeni anlayışlar içinde farklılığını gösteren, öbür yandan toplumsal sorunlara bağlılıklarıyla daha geniş bir okur çevresinin ilgi odağına kurulan, birbirlerinden farklı anlayışlarda yazarlar hemen yüceltiliyordu. O günden bugüne okuma biçiminde temelli bir değişiklik olmadı ve bu, aynı yazarların zaman içinde hep aynı kalıplar içinde okunagelmesine neden oldu.
Vüs’at O. Bener’in öykülerinin sıradan okumalara yakın gelmemesi ya da Orhan Pamuk’un ‘Kafamda Bir Tuhaflık’, Camus’nün ‘Yabancı’ ve Orwell’in ‘1984’ü çok okunurken Cortázar’ın yeterince ilgi görmemesi; Paul Auster hemen okurlarını bulurken Sebald’in okunamaması, Per Petterson’un keşfedilememesi... Bunlar okurun ve yazarın sorunu değilse kimin sorunu? Böylece öteden beri hep aynı burçlarda tutulan yazarlar yeniden değerlendirmeden ve eleştiriden uzak tutulurken yeni yazarların bazen eski ustaların yerini aldığını görmek de zorlaşıyor.

Karşılaştırma eleştiridir
Zaman zaman karşılaştırma yapmak, bakış açılarını yeniler. Karşılaştırma eleştiridir. Ayhan Geçgin’in romanlarını kendinden önceki birkaç kuşağın yazarlarının romanlarıyla karşılaştırdığımız zaman farklı bir yerde görüyor muyuz? Bu soru yazınsal bir karşılığa yol açar. Neslihan Önderoğlu’nun ‘Filler ve Balıklar’ kitabındaki öyküleri, hikâyelerinin insanı canevinden yakalamanın yanı sıra, dili ve anlatım sorunlarına getirdiği çözümler bakımından geçmişte yazılanların pek çoğundan ustaca durmuyor mu?
Yazarların kendi yazdıklarını yayımlandıktan sonra okumaktan korkmaları gibi, kimi iyi okurlar da eskiden baştacı ettikleri yazarları yeniden okumaya korkar. Sevdiklerimizi gözden düşürmek istemeyiz. Geçmişte önemli bir yerde gördüğümüz yazarlar, bulundukları dönemi yansıttıkları için tarihsel bakımdan eskimez elbette. Ama bir de romanı ya da öyküyü yazınsal ölçütlerle değerlendirirken edebiyatın kesintisiz değişim ve gelişim çizgisinin hep yukarı çıkan eğirisine tutunmak ya da tutunamamak var.
Yakup Kadri’yi ve ‘Yaban’ı yeniden okumakta zorlanabilirsiniz ama Nahit Sırrı Örik’in ‘Sultan Hamid Düşerken’ romanını okumadıysanız okumalısınız. Attilâ İlhan’ın, romanın sorunlarının ateşli biçimde tartışıldığı o geçmişin içinden çıkmış romanlarını bugün okurken yazınsal bir dilin ötesine sıçradığı, cümlelerinin yersiz fiyakalar taşıdığı, anlatıcıya soluk aldırmayan yazarın roman kişilerinin ne yapıp edeceğine karar verdiği yerde yazınsal ölçütlerin kullanılmasını olanaksızlaştırdığı da saptanmalı. Daha dün gibidir ama bugün Attilâ İlhan’ın diliyle de roman yazamazsınız. Oysa Gürsel Korat’ın hikâye anlatıcılığı bu toplumun kabini oyan acıları çok daha yetkinlikle anlatıyor. Latife Tekin’in romanları üstünde de çok daha kapsamlı durulmalıydı. Böyle baktığımız zaman, sözgelimi ne Oğuz Atay romanı ne de Tomris Uyar öykücülüğü yeniden düşünmeden okunabilir.

Bugün, geçen zamanların en sevdiğim romancılarından Balzac gibi yazılamayacağını söylersek, karşı çıkılır mı? Bizde Balzac’ın da pek okunmadığı görülüyor ama bütün romanlarında anlattığı dünyaların ve kişilerin benzersiz zenginliği yanında, onun anlatım biçimiyle bugün de yazılabileceğini düşünemeyiz. Öykünün zaman içinde kendini koruyan biçimleri onu sağlam kazığa bağlarken roman hareket edebileceği açık alanlar ister. Bu yüzden iyi okur öykü hakkında edindiği belli düşünceleri uzun süre korurken roman hakkındaki düşüncelerini sürekli yenilemek zorunda kalır. Ama bu da çoğu kez olumlu sonuçlar verir.
Bir zamanlar Henry Fielding döneminin en önemli romancıları arasında görülürken bir başına ‘Büyük Umutlar’, roman sanatında hikâyenin yazardan bağımsızlaşmasının başyapıtları arasında yer aldı. Dickens da, 20. yüzyılın altüst oluşları içinde hayatı yeniden biçimlendiren modernizmin başyapıtlarının neler getireceğini bilmiyordu. Bugünlerde çevremde ‘Tom Jones’u okuyan birisini görmüyorum, oysa ‘Büyük Umutlar’ı ben de herkese öneriyorum. Virginia Woolf’un bütün romanlarıysa bizim önerilerimize gerek olmadan, büyük bir ilgiyle okunuyor, okuyanların roman üstüne düşüncelerinde köklü değişiklikler de yaratıyordur kuşkusuz. Ki arada, yazarın tezlerini romanlarına sokmasından çok ama çok rahatsız olan Lawrence var.
Peki ‘Mrs. Dalloway’, ‘Tom Jones’un yayımlandığı 1749’da yayımlansaydı deli saçması gibi mi karşılanırdı. En azından okunmayacak kadar yadırganırdı. ‘Büyük Umutlar’ın yayımlandığı 1860’ta yayımlansaydı, bu kez de yazarı, herkesin anlamasını zorlaştıran gereksiz çabaları yüzünde eleştirilecekti. Bizim dünyamızda da bu hep böyle olmuştur.
Asıl sorun okurda mı? Bir yanıyla evet, okur, okuduğu metnin bir edebiyat metni olduğunu, her yazarın kendi beklentisine göre yazmak zorunda olmadığını, dolayısıyla iyi bir okur olmak istiyorsa yazılanların da ondan bir çaba beklediğini umursamadan, ne yazarları, ne kitapları doğru dürüst tanımadan keskin yargılarda bulunduğunu da görmek zorunda.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR