scorecardresearch.com Masumiyetle suçluluk arasında... Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Masumiyetle suçluluk arasında...

Roberto Bolano’nun ‘Lümpen Roman’ı genç bir kızın hayatının belki de en kritik dönemini, masumiyetle suçluluk arasındaki çizginin muğlaklaştığı bir olaylar dizisini anlatıyor.

18.11.2016 05:00

Masumiyetle suçluluk arasında...Roberto Bolano

Davetkar bir  giriş cümlesiyle başlıyor hikâye: “Artık bir anne ve evli bir kadınım, oysa kısa bir süre öncesine kadar bir suçluydum...” Anlatıcı Bianca, olayların geçtiği tarihte 19 yaşında. Bir araba kazası sonucu anne ve babaları ölünce Bianca ve kendisinden birkaç yaş küçük erkek kardeşi kendi başlarına kalmışlar. Başlangıçta değişen bir şey olmamış; hayaları anne ve babalarının ölümünden önce nasıldıysa aynen o şekilde devam etmiş. Her sabah okula gitmeyi sürdürmüşler. Ancak babalarının maaşı büyük bir kesintiye uğrayınca geçim sıkıntısıyla birlikte hayatları da değişmeye başlamış...
Hikâyenin bundan sonrası her kimsesiz genç kızın başına gelecek biçimde gelişiyor; “İş aramaya başladım. Her sabah gazete alıyor, okul bahçesinde ‘Eleman Aranıyor’ bölümüne bakıyor ve ilgimi çekenlerin altını çiziyordum. Öğleden sonra, ağzıma, artık her ne olursa, bir lokma bir şey attıktan sonra, evden çıkıyor, tüm adreslere tek tek gidinceye değin de eve dönmüyordum. Açık açık belirtilsin belirtilmesin basbayağı fahişe arıyorlardı ama ben fahişe değildim, bir suçluydum ama bir fahişe değildim.”
Sonunda Bianca bir kuaförde, kardeşi ise bir spor salonunda iş bulur. Bu yavaş yavaş okulla ilişkilerini aksatacaktır; “Günden güne ikimiz de sabahlarımızı evde geçirir olduk; okulu özlüyorduk ama sokağa çıkmaktan,otobüse binmekten, hiçbir şey öğrenmeyeceğimiz sınıflarımıza girip kitaplarımızı ve defterlerimizi açmaktan âcizdik...”
Bianca kendisini içinde bulunduğü koşullara teslim etmiş bir halde kayıtsızca sürüklenip giderken ansızın hayatlarına giren iki adam akışı hızlandırır. Kardeşinin eve getirdiği -’biri Bolonyalı, diğeri ya Libyalı ya da Faslı’- işsiz güçsüz, kriminal işlere yatkın ama Bianca’ya karşı saygılı davranan bu iki adamla evlerini paylaşırlar. Her ne kadar her ikisiyle de kendi isteğiyle cinsel ilişki kursa bile onların barındırdığı potansiyel Bianca’yı yavaş yavaş tedirgin edecektir; “Bir şey bekliyordum. Bir felaket. Polisin ya da bir sosyal hizmet görevlisinin kapımıza dayanmasını. (...) Sanıyorum çok yakınlarda kötü bir şey olacağını hissediyor ve kaderi arkadaşlarının kaderine derinden bağlı olan kardeşim adına endişeleniyordum...”
Bianca’nın hisleri kardeşinin işten çıkarılmasından sonra ekonomik durumları iyice kötüleştiğinde karşılığını bulur. İki adamın yaptığı soygun planını belki de dördüne de yeni bir hayatın kapılarını açacak bir hamle olarak gören Bianca, eski bir film yıldızının evine yerleşerek adama her anlamda hizmet vermekte tereddüt etmeyecektir...

Farklı bir Bolano hikâyesi
Edebiyat kariyerine şiirle başlayan, ilk romanlarını kırklılı yaşlarında yayımlayan ve 2003 yılında hayata -çok erken- veda eden Roberto Bolano’yu -ilk kez 2007 yılında çevrildiği- Türkçede ‘Vahşi Hafiyeler’, ‘Uzak Yıldız’, ‘2666’, ‘Tılsım’ romanları ve ‘Katil Orospular’ adlı hikaye kitabıyla tanımıştık. Şili’nin Santiago kentinde doğmuştu. Çocukluğu ülkeden ülkeye, şehirden şehire seyehatle geçen Bolana, 13 yaşında ailesiyle birlikte Meksika’ya yerleşti. Yoksulluk ve şiddetle erken yaşlarda tanışmasından olmalı, sosyalist düşünceleri ve -okulu bırakmasına rağmen- okumayı tutkuyla benimsemişti. 1973 yılında Salvador Allende’nin sosyalist reform sürecine katılmak için neredeyse bütün Latin Amerika’yı kat ederek Şili’ye gitti. Pinochet’nin darbesinden sonra direnişe katılmaya karar verdi, ancak kısa sürede tutuklandı. Sekiz gün tutuklu kaldı, okuldan tanıdığı bir polisin yardımıyla serbest bırakıldı. Meksika’ya döndü.
Bohem yaşantısı, siyasi görüşleri ve keskin çıkışları nedeniyel yayımcıların uzak durduğu, editörünün deyişiyle ‘profesyonel bir provakatör’dü Bolano. Şiiri çok sevmesine rağmen, 1977 yılında İspanya’ya -Katalanya’ya- annesinin yanına yerleşmesinden sonra -ailesinin geçimini temin etmek için- düzyazıya yöneldi. Edebi üretimi henüz geçim teminine yetmediğinde -tarım işçiliği, gece bekçiliği, bulaşıkçılık, satıcılık gibi- çeşitli işlerde çalıştı. Nihayet 90’lı yıllarda şansı döndü. ‘Vahşi Hafiyeler’ romanıyla Herralde Ödülü’nü (1998) ve Latin Amerika’nın Nobel’i olarak görülen Venezüella, Romulo Gallegos Ödülü’nü (1999) kazandı. 2003 yılında, ölümünden altı hafta önce katıldığı uluslararası bir konfransta Latin Amerikalı yazarlar onu kendi kuşağının en önemli figürü olarak selamladılar. Ama sağlığı bozulmuş, karaciğerindeki hastalık ilerlemiş, hayata veda zamanı gelmişti...

Edebiyat ‘fahişe’ye döndü
Bugüne kadar okuduğum bütün romanlarında tarihi, siyaseti, bireyi ve toplumuyla Şili özelinde Güney Amerika’yı anlatıyor, yakından tanıklık ettiği çirkinlikleri kendine özgü bir ‘çirkin gerçekçilik’le teşhir ediyordu Bolano. ‘Lümpen Roman’da önce mekânı değiştirmiş; İtalya’da, Roma’da geçiyor hikâye. Bir başka farklılık önceki romanlarında sıklıkla yer verdiği yazar/entelektüel tiplemesini hikâyeye hiç katmaması. Bolano’nun yazarlardan ve edebiyattan söz etmesinin nedeni kültür endüstrisinin vardığı bu noktada, kaosu düzen olarak sunan edebiyatın artık bir ‘fahişe’ye dönmesidir. Siyasi baskı, kargaşa ve tehlike karşısında, yazarların ve eleştirmenlerin edebiyatı kutsal bir pelerine büründürmesi Bolano’nun kara mizahının kaynağına dönüşür. ‘Lümpen Roman’da bu konuya hiç değinmemesinin ‘eksikliğini’ kitabın başında Antonin Artaud’dan yaptığı alıntıyla biraz olsun gidermiş; “Her tür yazı zırvalıktır. Bir anda ortaya çıkıp akıllarından geçen her şeyi kelimelere dökmeye çalışan insanlar domuzdur. Bütün yazarlar domuzdur. Hele de günümüz yazarları.”
Kısa roman formatında yazılan ‘Lümpen Roman’daki farklılar ilk başta şaşırtıcı ama Bianca’nın hızlı akan kısa hayat hikayesine kendinizi kaptırmazsanız Bolano’nun tarzını pek de değiştirmediğini fark edeceksiniz. Kendilerini çevreleyen dış koşulların baskısı altında savrulan hayatları, hayatlarının savruluşunu sanki donmuşçasına boş gözlerle izleyen insanları anlatmış Bolano. Bianca’nın birinci tekil şahıs anlatısındaki sakinlik ile olayların barındırdığı duygu yükü arasındaki mesafe -ya da olağandışını sıradanlaştıran ifadeler- hem genç kızın çaresizliğini hem de olayın vehametini ortaya çıkarıyor. Bianca’yı felaketin kıyısına getiren olayların arka planında sosyo-ekonomik koşulları da vurgu yapmaksızın işaret edivermiş. Öyle ki Bianca’nın yaşadıkları hiç de rastlantısal değil, bu hayatın kaçınılmazı. Bakın seçeneklerini nasıl özetliyor Bianca;
“Fahişe olmaktan korkuyordum. Fahişe olmak istemiyordum. Gelgelelim sadece bir alışkanlık meselesi olduğunun da bilincindeydim aslında. Bazen kuaförde çalışırken yumruklarımı sıkıyor ve beni nasıl bir geleceğin beklediğini hayal etmeye çalışıyordum. Hırsız, katil, uyuşturucu satıcısı, kaçakçı, dolandırıcı. (...) Kendimi fazla kaptırdığımda bir hırsız yahut katil olduğumu hayal edebiliyordum rahatlıkla. Oysa içten içe en olası gözükenin fahişelik olduğunu da biliyordum. Yine de, ne şekilde olursa olsun, mutlak surette suç diyarlarına yaklaştığımı hissediyordum...”
‘Lümpen Roman’ ekonomik dili, kısa ve sürükleyici hikayesiyle güzel bir Bolano anlatısı.

LÜMPEN ROMAN
Roberto Bolano
Çeviren: Seda Ersavcı
Can Yayınları, 2016
128 sayfa, 12 TL.

 

 

 

 

 

 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR