scorecardresearch.com İnsanın düşüşü Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

İnsanın düşüşü

20. yüzyılın en önemli yazarları arasında sayılan ‘Banliyölerin Çehov’u’ John Cheever, ‘Bullet Park’ romanında tipik bir Amerikan banliyösünü, oralarda yaşanacağı iddia edilen sakin, huzurlu ve güvenli hayatların ardındaki gerilimleri anlatıyor.

09.12.2016 05:00

İnsanın düşüşü

Bütün öykü ve romanlarında kimi eleştirmenlere göre ‘insanın düşüşünü’ araştıran John Cheever, yüzyılın en önemli kısa romanları yazarları arasında sayılır ve ülkesinde ‘Banliyölerin Çehov’u’ olarak adlandırılır.
Amerikan edebiyatının 50’li, 60’lı yıllarına damgasını vuran, pek çok dünya diline çevrilen Cheever ile Türk okuyucusunun tanışması oldukça gecikmiş, ilk çevirisi 1991 yılında gerçekleşmişti. Sanraki yıllarda Tomris Uyar, Roza Hakmen gibi önemli edebiyat çevirmenlerinin eliyle Türkçeye kazandırılan pek çok kitabına rağmen yeterince tanınmadı.

John William Cheever, 1912 yılında Quincy, Massachusetts’te doğdu. Babası ayakkabı satıcısıydı. Başlangıçta maddi durumları iyiydi. Cheever çocukluğunun büyük bölümünü Massachusetts’in yeni kurulan olağanüstü banliyö semti Wollaston’da -büyük bir Viktorya dönemi evinde- geçirdi. 1920’lerin ortalarındaki krizde işini, evini, sermayesini kaybeden babası kendisini içkiye verdi. Cheever’a göre bu durum ailesi için ‘sonsuz aşağılanma’ydı. Cheever’in okul hayatı da kötü gidişata eşlik edecek, edebiyat alanındaki becerisi takdir edilmekle birlikte diğer derslerindeki başarızlığı ve disiplinsiz davranışları okulu bırakmasına yol açacaktı. Buna rağmen yazmayı ısrarla sürdürdü. 1935 yılında The New Yorker dergisi -45 dolar telif ücreti ödeyerek- bir öyküsünü yayımlamayı kabul etti. 1935-41 yılları arasında aynı dergide pek çok öyküsü yayımlandı. Kitap haline gelen ilk öykü koleksiyonu ‘The Way Some People Live’ (1943) farklı eleştiriler aldı. Cheever ise bu kitaptaki öyküleri ‘utanç verici derecede olgunlaşmamış’ görecek ve hayatının geri kalanında bulduğu her her kopyasını imha etmeye çalışacaktı. Cheever’ın yükselişi II. Dünya savaşı sonrasındadır. Manhattan’a taşınıp beş yıl boyunca çalışma masasından kalkmayan Cheever, çalışmasının karşılığını almakta gecikmedi. Öyle ki birbiri ardına gelen kitaplar ve ödülleriyle 1950’lere damgasını vurdu. Hollywood ile de tanışmıştı. Başarısını 60’lı, 70’li yıllara da taşıyacak ancak alkol sorunu nedeniyle sağlığı zihinsel ve bedensel anlamda günden güne bozulacaktı. 1981’de kanser tanısıyla hastaneye yatırılan Cheever, 1982 yılında hayatını kaybetti. Ölümünden altı hafta önce, Amerika Sanat ve Edebiyat Akademisi tarafından Edebiyat Ulusal Madalyası ile ödüllendirilmişti.

Banliyölerin birinde
Hava kararmadan 10 dakika önce Bullet Park isimli banliyö yerleşiminin küçük tren istasyonundayız. Pastoral bir manzara; “Peronun ilerisinde Wekonsett Nehri’nin suları, hüzünlü bir günbatımı kızıllığını yansıtan istasyonun mimarisi tuhaf bir şekilde samimi, kasvetli ama ciddi değil, daha çok bir kameriyeyi, kulübeyi ya da yazlık evi andırıyor... Peron boyunca uzanan lambalar neredeyse elle tutulur bir kederle yanıyor.”
Trenden inen yabancı -Paul Hammer- buraya bir ev alıp yerleşmek niyetiyle gelmiş. Emlakçı ona banliyödeki satılık evleri gezdirirken biz de banliyö sakinlerini tanımaya başlıyoruz. Özellikle de Elliot Nailles ve ailesini:
“Nailles’ın evi (beyaz), kapısında bir çift sütun olan şu düz çizgili Hollanda kolonyal tarzı evlerdendi; bu evlerin iç tasarımı o kadar ender çeşitlilik gösterirdi ki, kavisli merdivenin olduğu holde duran insan, her mobilya parçasının, kuzeydoğudaki ebeveyn odasında bulunan çift kişilik yataktan kilerdeki bara, oradan da zemin kattaki çamaşırhanede bulunan çamaşır makinesine kadar hemen hemen her eşyanın yerini doğru tahmin edebilirdi.”

İşte bu evde güzel karısı Nellie, lise öğrencisi oğlu Tony ve yaşlı köpeği Tessie ile görünüşte mutlu bir hayat süren Elliot Nailles, 40’lı yaşların başında, bir kimya şirketinde çalışan, işine her gün banliyö treniyle gidip gelen tam bir orta sınıf erkeği. Karısına ve tekeşliliğe sıkı sıkıya bağlı, oğluna düşkün, köpeğine karşı özenli, eşcinsellikten biraz rahatsız, çağa ayak uydurmaya çalışan Elliot, son günlerde biraz huzursuz. Bunun nedeni oğlu Tony’nin kendisini çok üzgün hissedip yatağından çıkmak istememesi. Romanın birinci bölümünde Nailles’leri bu duruma getiren olaylar dizisini ve Tony’i yataktan çıkarmak için çırıpınışlarını anlatarak geçiyor. İkinci bölümde bakış açısı değişecek ve Paul Hammer, Bullet Park’a geliş nedenini anlatmaya başlayacak. İşte o zaman hayatı ülkeden ülkeye, şehirden şehire geçen, ne yaparsa yapsın arzuladığı aile sıcaklığına hiçbir zaman kavuşamayan Paul’un bu banliyo yerleşimine gelerek Elliot’a komşu olmasının basit bir tesadüf olmadığını anlarız. Soyadı çekiç anlamına gelen Paul ile soyadı çiviler anlamına gelen Elliot birbirlerinin zıddı insanlardır ve çekiç çivilerin üzerine inmek üzeredir...

Parodi, ironi, hiciv
John Cheever, Amerikan banliyölerinin 20. yüzyılın ortalarındaki halini mekânları, insanları ve insani ilişkiler ağıyla birlikte canlandırıyor. Pastoral doğa manzaralarıyla birlikte çizilen bir tablo bu. Bir yanıyla kendilerinden memnun, geleceğe güvenle bakan insanların mekanı, diğer yandan derinlerine inildikçe bu hayatın acıklı, dokunaklı hatta zavallı yanları açığa çıkıyor. Mesela bu hayatın karakteristiği olarak Elliot umut, kararsızlık ve anksiyete arasında sürekli bir denge tutturmayı çalışıyor. Sahip olduğu hayat seviyesini sürdürmekten, evin düzenininin bozulmamasını sağlamaktan öylesine bunalmış durumda ki çareyi gizlice aldığı uyuştutucu haplarda buluyor. Öte yandan karısı Nellie de ev kadınlarının tipiği; “İffeti, bir yangın, akan bir burun ve bozuk mersinbalığı yumurtaları tarafından korunduğu için henüz bozulmamıştı; oysa kendini öyle bir satıyordu ki, erdemi bir karakter, disiplin ve zekâ mücevheriydi -simgesiydi- sanki.” Uğruna ailenin bütün ekonomik kaynakları seferber edilen ama buna rağmen mutlu olamayan Tony ise sıkıştığı bu hayatta çaresizce çıkış yolu arayan gençliği temsil ediyor. Bu insanlar banliyö yaşam tarzının iddia ettiği mutluluk ile söz konusu yaşam tarzının sorunlarla dolu gerçeği arasında bocalıyor.

İşte bu ikilemleri yakalama ve bunları Amerikan banliyö hayatının zorunlu bir tazahürü olarak yansıtma yeteneği Cheever’in sanatının gücünü ve kavrayışını gösteriyor. 1950’lerdeki Amerikan Rüyası’nın sınırlarını çizen Cheever, eleştirisini parodi, hiciv ve ironi ile ortaya koymuş.
Amerikan edebiyatında 1950’lerin özel bir yeri var. II. Dünya Savaşı sonrasında aşılan ekonomik kriz ile birlikte orta sınıfların yakaladığı refah seviyesi edebiyata ve sinemaya da yansımıştı. İyimser bir hava vardı ve banliyölerdeki hayatın pastoral renklerle sunumu da bu iyimserliğin parçasıydı. Egemen ideoloji yeni bir sınıf, yeni bir hayat tarzı pompalıyordu. Ancak aralarında John Cheever, John Updike, Arthur Miller, Saul Bellow, Jack Kerouac gibi yazarların da bulunduğu pek çok yazar bu iyimserliği paylaşmadı. Onlar vaat edilenin ardındaki boşluğu, bireyin yalnızlaşması ve yabancılaşmasını sezmişlerdi. Cheever, sezgilerini ete kemiğe büründüren öyküleri için mekan olarak merkezden uzak, yalıtılmış, insanlararası ilişkilerin derinliksiz olduğu banliyöleri seçecektir. Ancak neşeli bir tarzda yapar eleştirisini. Amerikan hayatını öven metinlerin parodisini yapar, hicveder, ironiyi kullanır; anlatısını mizaha çevirmez ama vaat edilenle hakikat arasındaki uçurumu çok iyi yakalar. Trajik durumları trajikomiğe çeviren Cheeves banliyö yaşam biçimine alternatif bir bakış açısı getirir...

BULLET PARK
John Cheever
Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu
Can Yayınları, 2016
216 sayfa, 18.5 TL.

 

 

 

 

 

 

 



 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR