scorecardresearch.com İnsan hakları filozofu Kuçuradi Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

İnsan hakları filozofu Kuçuradi

35. İstanbul Kitap Fuarı, bu kez felsefeyi odağına alıyor. Fuarın bu yılki onur yazarı bütün felsefe eğitimini Türkiye’de görmüş, Cumhuriyet’in olanaklarıyla yetişmiş ilk Türk filozofu Prof. İoanna Kuçuradi. Kuçuradi felsefesini öğrencisi Yücel Kayıran ya

11.11.2016 06:00

İnsan hakları filozofu KuçuradiFOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Türkiye’de gelişen felsefenin neden Batı’da, söz gelimi Fransa’da gelişen türden bir felsefe olmadığı, yani bir muhalefet durumunun felsefisi olmadığı belki de üzerinde durulması gereken bir sorudur. Söz konusu olan Ioanna Kuçuradi olduğunda bu vaz geçilmez bir soru da olabilir.
Ioanna Kuçuradi, günümüzün modern filozoflarından çok bir antik çağ filozofu gibidir. Bu yargıyı, Aristoteles’e getirdiği özgün yorumdan hareketle ya da Aristoteles’i ona uygun bir tarzda okumasından hareketle söylemiyorum. Aristoteles’i Aristoteles’e göre okuması da zaten sözünü ettiğim onun bu özelliğinden dolayıdır. Bu özelliği, çok daha genel bir yerde, felsefenin Yeniçağda modern bir tarzda yeniden kuruluşunun bir özelliğinde aramamız gerekir. Rene Descartes’dan başlayıp Immanuel Kant, Freiedrich Hegel’den geçip Matin Heidegger’e gelen süreçte, kendi çağının bir okuması olduğu denli aynı zamanda antikçağ Yunan filozoflarıyla bir konuşma biçimi olarak da ortaya çıkmıştır. Sözgelimi Hegel Platon’la, Heidegger Aristoteles’le konuşur. Bu durum, felsefenin kendisini, başlangıca göre, başlangıçtaki filozofları gözden yitirmeden, kendi konumunu onlara göre ayarlayarak kendini inşa ettiği biçiminde yorumlanabileceği gibi, her özgün filozofun, felsefenin ortaya çıktığı başlangıcı kendisine muhatap aldığı biçiminde yorumlanabilir. Ama sözünü ettiğim bu durum, modern felsefenin bir tür meşruluk ırası olarak ortaya çıkar. Başka bir deyişle her yeni felsefe meşruluğunu, ancak başlangıçtan alır.

“Kuçuradi, modern filozoflardan çok bir antik çağ filozofu gibidir” derken, kastettiğim sadece bu felsefi meşruluk ırası değil, bundan daha fazlası olarak filozofun kendisini bir antik çağ filozofu olarak kurmuş olmasıdır. Bunun en belirgin özelliklerinden biri, Kuçuradi’nin kendi felsefesini, tıpkı antik Yunan filozofları gibi, polemik üzerinden değil ayrı zemininde kurmuş olmasıdır. Modern felsefe yeni çağdan itibaren kendisini polemik zemininde kuran bir felsefe olagelmiştir. Bunun nedeni bana göre, modern felsefenin kendisini, devletin varlık alanı dışında, ona mesafeli durarak, bir sivil toplum alanında, bir muhalif düzlemde kurmuş olmasından kaynaklanır.

Descartes, ‘Yöntem Üzerine Söylem’de, “Sağduyu dünyada en iyi paylaştırılan şeydir; tüm insanlarda doğal olarak eşittir” derken; ya da Kant, ‘Aydınlanma Nedir?’de aydınlanmanın özgürlüğü gerektirdiği ve bu özgürlüğün de aklı, ‘kitlenin önünde apaçık kullanmak özgürlüğü’ olduğunu söylerken, felsefenin devletin varlığı dışında bir başka alanda, kamusal ve sivil alanda inşa etme mücadelesini vermektedir aslında. Antik Yunan filozofları ile modernçağ filozofları arasındaki temel fark da burada ortaya çıkar. Antik Yunan filozoflarının, Platon’un ya da Aristoteles’in karşısında sistemli bir devamlılık şeklinde vücuda gelen bir devlet yoktu; bir devletin inşası üzerine kafa yormuşlar ise bu nedenledir; modern çağ filozoflarının karşısında ise kraliyet biçiminde devamlılık gösteren bir devlet vardı. (Bu süreç, Reinhart Koselleck’in ifadesiyle söylersek, “Kralın devrim mahkemesine çıkarılmasıyla” sona erecektir.)

Dolayısıyla yukarıda, Kuçuradi için, “Onun ayırıcı özelliği, kendisini bir antik çağ filozofu olarak kurmuş olmasındadır” derken kastettiğim tam olarak, bu ayrımda ortaya çıkan bir noktadır. Kuçuradi’nin felsefesi, ne sivil ve kamusal alanda vücut bulan bir muhalefet düzleminin felsefesi ne de devletin varlığına karşı çıkan bir felsefedir; tam tersine devletin varlığını gerekli gören, devletin olanaklılığını gerektiren bir zeminde vücut bulan bir felsefedir. Devletçi bir felsefe, devletin sözcüsü olan bir felsefe değil, devletin insan hakları temelinde kurulması gerektiğini söyleyen bir felsefe. Antik Yunan filozoflarının yaşadığı dönemde nasıl monarşik bir devlet yok idiyse, Kuçuradi de monarşik devletin yıkıldığı ama modern ulus-devletin de kurumsal bir bütün olarak henüz kuruluş döneminin bir filozofu olduğunu gözden yitirmeyelim. Marx’tan Althusser’e, Gramsci’den  Foucault’ya monarşi sonrası modern kapitalist devletin entrikasını, yalan ve hilesini analiz eden gerçekçi romantik filozoflardan çok, Syrakusa’ya giden Platon’unkine benzer ideal bir realizm vardır Kuçuradi’de.

İoanna Kuçuradi, sadece antik çağ filozoflarıyla değil, modern çağ filozoflarıyla da konuşma halinde olan bir filozof olmuştur. Ama polemik üzerinden değil, benzerlik ve problemde ortaklık üzerinden. Kuşkusuz bir filozofun, başlangıçla konuşmasından farklı olarak modern çağın bir filozofuyla konuşması, biçim bakımından bir konuşma değil içerik bakımından bir konuşma olup, kendi felsefi problemi temelinde bir diyalog tarzını dile getirir. Nitekim Kuçuradi’nin ‘Nietzsche ve İnsan’ ile ‘Schopenhauer ve İnsan’ adlı kitapları, bu türeden bir diyaloğun eserleridir. Kuçuradi’nin temel yapıtları irdelenirse onun aynı zamanda yer yer Albert Camus ile de diyalog halinde olduğu görülür.

Tanzimat’tan günümüze, Cumhuriyet dönemi felsefeci ve düşünürleri ayırıcı felsefi eğitimlerini bir şekilde Batı’da göregelmişlerdir; lisansüstü ve doktora çalışmaları genellikle Batı kaynaklıdır. İoanna Kuçuradi, bütün felsefe eğitimini Türkiye’de görmüş, Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin eğitim olanaklarıyla yetişmiş ilk Türk filozoftur. Kuçuradi, İstanbul Üniversitesi’nden mezun olmuş, doktora çalışmasını bu üniversitede tamamlamış olup Takiyettin Mengüşoğlu’nun öğrencisidir. Ama belki de daha önemlisi, doktoradan sonraki çalışma yaşamında, gerek iş yaşamını ve gerekse felsefesini kendi başına inşa etmiş olmasıdır.

Kuçuradi felsefesinin üçlü bir sacayağından söz etmek mümkündür; insan, etik ve insan hakları. İnsan hakları kavramı, temelde, devletle bağlantılı olup, devletin ne türden bir devlet olması gerektiğini dile getirir. Bu bağlamda, Kuçuradi’ye göre, devlet, insan haklarına saygılı bir devlet değil, tam tersine insan haklarına dayanan bir devlet olmalıdır. Çünkü “Devlet kendi başına bir varlık” değil, insanların kurduğu hukuksal bir kurumdur ve insanlardan bağımsız olamaz.” Dolayısıyla temelini tarihsel koşullarda değil, insanın varlık koşullarında bulur.

Kuçuradi’nin etik felsefesi ise insanlararası ilişkiye özgü olanı dile getirmesi bakımından toplumla alakalı bir felsefedir. İnsanlararası ilişkiler, değer biçme ve değer atfetmeye değil, doğru değerlendirmeye dayalı bir ilişki biçimi olması gerekir. Kuçuradi’nin felsefeye en önemli katkılarından biri, etik ile insan hakları düşüncesini birbirinden ayırmış olmasında ortaya çıkar. Kuçuradi’nin etiği, kötülük probleminden insan hakları sorununa kadar bir siyaset felsefesi alanını içermiyor ise, bunun nedeni onun, etik ile insan hakları düşüncesini birbirinden ayırmış olmasından kaynaklanır. Kuçuradi’ye göre etik, Ortaçağ’ını yaşamaktadır.
Bu iki görüşünün temelinde yer alan insan görüşü ise insanı, insan tasarımlarına göre değil, insanın neliğine göre anlamamız gerektiğini ifade eden insan felsefesidir.

Kuçuradi’nin ayırıcı özelliklerinden biri de felsefesini bilgisel temelde kurmuş olmasıdır. Öznenin bir tür bağlanışını dile getiren inanç yargılarından bağımsız olarak bilgi yargısı, nesnenin bir durumunu dile getiren bir yargıdır. Başka bir deyişle bilgi yargısı, nesnesi olan bir yargıdır. Dolayısıyla ona göre, felsefi bilgi, nesnesi olan bir bilgidir. Kuçuradi’nin felsefesi, görüş ve yaklaşım üreten bir felsefeden çok, bilgi üreten, bil temelinde ayrımlar yapan bir felsefedir. Dolayısıyla ona göre asıl olan, bilgisel temellendirmedir.

‘İnsan ve Değerleri’ ile ‘Etik’ adlı kitaplarını, Kuçuradi’nin temel felsefi yapıtları olarak değerlendirmek gerekir. Ben, felsefeyle ilgili okura, Kuçuradi’nin, özellikle şu üç kitabını, ‘Çağın Olayları Arasında, ‘Uludağ Konuşmaları - Özgürlük, Ahlak, Kültür Kavramları’ ve ‘İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları’ adlı kitaplarını salık vereceğim.
‘Schopenhauer ve İnsan’ın ilk sayfalarında yer alan şu epigrafiyi de alıntılamadan edemeyeceğim: “Bağımsız yargılarda bulunmak pek azlarının ayrıcalığıdır: Diğerlerini otorite ve örnek yönetir. Başkasının gözüyle görürler, başkasının kulağıyla dinlerler”, “Kulağı olan duysun.”
‘Gözünü’, ‘kulağını’ yitirmiş insanların zamanında yaşıyoruz.
Kuçuradi, bizim için felsefenin beyaz saçlı prensesidir.

İOANNA KUÇURADİ KİTAPLIĞI
İnsan ve Değerleri, Türkiye Felsefe Kurumu
Etik, Türkiye Felsefe Kurumu
İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, Türkiye Felsefe Kurumu
Çağın Olayları Arasında, Tarihçi Kitabevi
Schopenhauer ve İnsan, Türkiye Felsefe Kurumu
‘Nietzsche ve İnsan’, Türkiye Felsefe Kurumu
Sanata Felsefeyle Bakmak, Türkiye Felsefe Kurumu
Türkiye’de ve Dünya’da İnsan Hakları (Bülent Peker’le birlikte), Türkiye Felsefe Kurumu
İnsan Haklarına Yönelik Tehditler (derleme), Türkiye Felsefe Kurumu


 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR