scorecardresearch.com İki kadın, iki hayat Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

İki kadın, iki hayat

Süheyla Çizakça... Cumhuriyet kadını, çağdaşlaşma idealine inanmış öğretmen, çocuklarını özgür düşünceyle büyütmek isteyen bir birey. Böyle kadınlar olmasa, Çiğdem Kağıtçıbaşı gibi hocalar nasıl var olabilirdi?

01.02.2016 00:25

İki kadın, iki hayatSüheyla Çizakça, Müeyyet Hanım, Feride, Barkın ve Leyla Bebek.

Ünlülerin biyografileri genelde çok ilgi görür. Ünlü bir siyasetçinin, sanatçının ya da bilimadamının hayat hikâyesi sadece başarılarla dolu olduğu için değil, kişiliğinin nasıl geliştiğini, nelerden etkilendiğini ve hangi doğru kararları aldığını öğrenmek açısından ilgimizi çeker. Hayatımda ilk okuduğum biyografi Jean-Paul Sartre’ın Sözcükler adlı kitabıydı. Çocukluğunu, ailesini, düşüncelerinin nasıl geliştiğini görmek çok zevk vermişti ve hatta diyebilirim ki genç yaşımda bana örnek olmuştu.

Sadece ünlülerin değil, her neslin kendi geçmişini anlatması bir başka açıdan daha önemlidir, kültürel mirasın aktarımıdır aynı zamanda. Anıların anlatılması / yazılması kültürel bilincin oluşmasında önemli bir rol oynar. Bir hayat anlatılırken, aslında birçok hayatın hikâyesini de içinde taşır, bir örnek oluşturur. Bu hafta böylesi hoş bir kitap okudum, üstelik bir tek kişinin anılarından oluşmuyordu kitap, iki anı, iki nesil, iki farklı kadını anlatıyordu Lülâ ve Ben. Anne ve Kızı...

Türkiye Bilimler Akademisi kurucu üyelerinden, onlarca kitap, yüzlerce makale yazmış, binin üzerinde atıf yapılan eserleriyle sosyal psikolojinin öncülerinden, günümüzün önemli akademisyenlerinden Profesör Çiğdem Kağıtçıbaşı, Lülâ ve Ben başlıklı kitabında annesi Süheyla Çizakça’nın anılarıyla kendi hayat hikâyesini bir araya getirdiği kitabına Çifte Anı alt başlığı vermiş.  Kitap iç içe geçen iki kitaptan oluşuyor. Birincisi Süheyla Çizakça’nın 1990 yılında yayımlanan “Bir Ömür Ki” adlı biyografisi; ikincisi ise Kağıtçıbaşı’nın annesinin anılarına eklemeler yaparak anlattığı kendi öyküsü.

Süheyla küçük bir çocukken adını söyleyemediği için kendine Lülâ der ve bu isim aile arasında böylece kalır. Kitap boyunca kızı da annesinden Lülâ olarak söz ediyor. Lülâ 1919 doğumlu; yüzyıl başında büyük göçlerin yaşandığı,  toplumun kabuk değiştirdiği bir dönemde büyüyor. Hayatının büyük bir kısmı Bursa’da geçiyor, girişimci kişiliği sayesinde eşi ile birlikte 1942’de Bursa’nın ilk özel okulunu kuruyor. Anılarını okudukça Lülâ’nın özgüvenli, sağlam kişiliğine hayranlık duymaya başlıyoruz. Engelleri aşmayı bilen, kendi kaderini çizen, risk almaktan çekinmeyen ve en önemlisi hayallerini kendi gücüyle gerçekleştiren bir kadın olarak tanıyoruz onu. Ayrıca ne kendini ne de sevdiklerini idealize etmeden anlatışında gerçekçi bir dünya görüşü yattığını görüyoruz. Çarpıcı bir kişiliği var Lülâ’nın. Örneğin evleneceği erkeği kendi seçiyor, boyun eğmeyen ve sorunların üstüne giden bir güce sahip. Örneğin ailece maddi sıkıntıların çok olduğu günlerde babası ve nişanlısı parayı denkleştirip nikah ve düğün yapamadıklarında kendi başına Bursa’nın saygın bir tüccarının dükkânına gidip kendisini tanıtıyor ve her ay maaşından on lira kesilmesi şartıyla gelinliğinin kumaşını ve diğer gerekli eşyalarını alıyor. Böylece babası ve nişanlısına yük olmadan isteklerine kavuşuyor. O dönemde çok az sayıda genç kadının yapabileceği bir davranış bu fakat Lülâ kendinden öylesine emin ki, çevresinde böyle bir saygınlık uyandırdığını anlıyoruz.

Lülâ’nın hayatı böylesi benzer öykülerle dolu. Elde etmek istediği şeyler aslında, daha sonra anlattığı gibi, farklıydı “Pek çok kadının değer verdiği mücevher denilen şeyleri hiç kullanmadım, eksikliğini ise hiç anlamadım” diyordu, onun için “büyük ve ulvi değerler” önemliydi, özel okulu para kazanmak için değil, iyi öğrenciler yetiştirmek için, bir de kocasının adını vereceği bir okul olsun, Bursa’nın gelişmesine katkısı olsun istiyordu.

Lülâ’nın sıradışı kişiliğini en iyi kendi imkân bulamayıp yapamadığı şeyleri çocuklarının ve öğrencilerinin başarması için yaptığı fedâkarlıklarda hissediyoruz. Örneğin dul kaldığında ve okulu kendi başına çevirdiği günlerde yanına kızı ve damadı gelirler. Bir başka kadın olsa onların yanında kalmaları için mutlaka ısrar ederdi fakat Lülâ öyle yapmıyor, hatta işini ve Bursa’yı seven damadını kırmayı göze alıyor ve gitmelerini istiyor: “Kovmadım, geleceği anlatılmaz bir önsezi ile çok iyi gördüğüm için gitmelerini istedim. Şu satırları yazarken aradan tam 20 yıl geçmiş oluyor. Eğer kovmuşsam, ne isabetli bir kovuş bu. Çiğdem, bugünkü dünya çapındaki Prof. Çiğdem olabilir miydi?” diye soruyor.

Lülâ ve Ben sıradışı iki kadının öyküsünü anlatıyor. Cumhuriyet kadını, çağdaşlaşma idealine inanmış öğretmen, çocuklarını özgür düşünceyle büyütmek isteyen bir kadın. Böyle kadınlar olmasa, Kağıtçıbaşı gibi hocalar nasıl var olabilirdi? Kadın ve aile üzerine bunca benzersiz düşünceyi nasıl geliştirirdi? Lülâ ve Ben’de beni en çok etkileyen şeylerin başında bu iki kadının çekirdek aileye verdikleri önem geldi. Çekirdek aile içinde karı-kocanın  eşitliğinin özgür bireyler olmak için ne denli önemli olduğunu gösteren örnek kadınlar.

LÜLA VE BEN: ÇİFTE ANI
Çiğdem Kağıtçıbaşı
Doğan Kitap, 2015
248 sayfa, 23 TL.

Ankara, küçük ailem, annem
Ankara’da hayatımız tamamen değişti. Çok mutluyduk. Özellikle ben Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde hocalığa başlamaktan son derece memnundum. Bursa’da o zaman bulamadığımız entelektüel havayı Ankara’da özellikle üniversite çevrelerinde bulduk. Çok tanıdığımız vardı. Hatta Amerika’dan arkadaşlarımız Deniz ve Olcay Baykal, Diane ve İlkay Sunar, Özhan ve Aynur Uluatam; Oğuz’un üniversiteden arkadaşı Erden Kuntalp ve benim kolejden arkadaşım olan eşi Esin Ankara’daydılar ve sık sık beraber oluyorduk. Birçok da yeni dost edindik: Ayşe ve Atıl Öncü, Deniz ve Rıfat Kandiyoti gibi. Bu yaşıtlarımızdan başka çok sevdiğim ve saydığım mer hum Prof. Mübeccel Kıray ve eşi merhum İbrahim Kıray (Beco ve İbo) bizler için çok önemliydi. Sonra da Prof. Nermin Abadan-Unat ve Siyasal’dan diğer dostlar. Özellikle Beco ve İbo’nun evindeki davetlerde çeşitli üniversitelerden sosyal bilimciler bir araya gelir, daha ziyade siyasi ve sosyal sorunlar konuşulurdu. Aralarında Emre Kongar, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Oya Baydar gibi meslektaşlar da vardı. Evlerde toplanılırdı.

Ankara’ya gitmemiz ve oradaki yoğun yaşamımız ister istemez beni Bursa’dan ve annemden biraz uzaklaştırdı, manen değilse bile maddeten. Önceleri uzun bir süre telefonumuz yoktu. Sonra da günlük uzun telefon konuşmaları âdetimiz olmadığı için hâlâ mektuplaşıyorduk... Bugünkü teknolojiyle yaşayanlar için bu zor anlaşılır bir şey...
Kitaptan

 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR