scorecardresearch.com 'Hiç yazmasam' diye düşündüm Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

'Hiç yazmasam' diye düşündüm

Prof. Tahsin Yücel, 83 yaşında hayata veda etti. Tahsin Yücel'le 70. yaşını kutladığı 2003 yılında Cem Erciyes Radikal Kitap için konuşmuştu: 'Hiç yazmasam' diye düşündüm, 'İnsan bir Flaubert olamayacağına göre, ne anlamı var' dedim... Sonra geçti bu.

22.01.2016 11:20

'Hiç yazmasam' diye düşündüm

Tahsin Yücel edebiyat dünyamızın ağır isimlerinden biridir. Ağırlığı, edebiyat üzerine bilimsel incelemelerden öykü, roman, çeviri ve denemeye uzanan çeşitlilikte ama her zaman güçlü ürünler vermesinden kaynaklanır. Görünmezliği, kokteyllerde törenlerde filan boy göstermemesinden değil, dergilerde vitrinlerde, gazetelerde boyuna karşınıza çıkan bir imza, bir fotoğraf olmamasından kaynaklanır. Ama kuşağının ağır toplarından biridir. Zaman zaman bir yazı, bir roman, bir deneme kitabıyla yaptığı ani çıkışları onu gündeme getirir. Kopan fırtınada kuşaktaşlarının da onu eleştirdiği olur. Ama Tahsin Yücel bunları bir polemiğe dönüştürmeden yine ortadan yok olur.

Kimilerinin baskısı tükenmiş, yirmiye yakın deneme, öykü ve romanın yazarı Tahsin Yücel, 2003 yılında 70'ine bastı. 70. yaşı onun için tam bir sürpriz partiye dönüşmüş gibi. Ömer Asım Aksoy Ödülü ve Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldığı 2003 yılını, TÜYAP Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı olarak kapatacak. "Tabii insanın hoşuna gidiyor" dedi ödülleri sorduğumda.

Şişli'de neredeyse 40 yıldır oturdukları, bir zamanlar bahçelere bakan, şimdi gökdelenlerin gölgesinde kalmış apartman dairesinde buluştuk. Tüm sorulara alçak gönüllü ve içten yanıtlar verdi.

Söze romanlardan başlamak gerek. 'Vatandaş', 'Peygamberin Son Beş Günü', 'Bıyık Söylencesi' ve 'Yalan', dört romanınız var. Bir de az bilinen 'Mutfak Çıkmazı'...
Evet, 'Mutfak Çıkmazı' ilk romanım. Onun tekrar baskısı bir kere oldu. Onun da üzerinden çok geçti. Belli bir dönemin kitapları bana eski geliyor. Şimdiki anlatma biçiminden, edebiyat anlayışından oldukça uzağa düşüyor gibi. Mesela benim 'Haney Yaşamalı' diye bir öykü kitabım vardır biliyorsunuz, Sait Faik Öykü Ödülü almıştır. Çok tanınan bir kitaptır, kimileri beni hâlâ onunla bilir. Ama işte çok uzak kalıyor. Başladığım noktayı göstermesi bakımından 'Mutfak Çıkmazı'nın da bir yeni baskısını yaptırmayı düşünüyorum. Hani hiç olmaması, kusurunu saklamak gibi bir şey oluyor. Pek de kusur, günah da sayılmaz aslında ya.

Diğer dört romanınızda ortak bir yolda yürüyorsunuz. Bu sizinle ilgili yazılarda sık sık dile getiriliyor. Mesela Ahmet Oktay bunu 'Açık bir puta tapıcılık eğilimini yansıtan bir önder, bir kurtarıcı bekleme durumu' olarak ifade ediyor. Bu kitaplarda ciddi bir toplumsal eleştiri, kirlenmeye, yozlaşmaya dair ironik bir yaklaşım, eleştiri var. Ortak bir izleğe sahip olamaları onların planlı bir sürecin parçası olduklarını gösterir mi?
'Vatandaş'ı yazdığımda (1954), 'Peygamberin Son Beş Günü' aklımda yoktu, 'Yalan' hiç yoktu. Ama elbette kişiliği, yazarının bakış açısını yansıtıyor kitabı da. Bir bakıma Roland Barthes'ın tanımını kullanarak bunu bir 'biçem birliği' olarak alabiliriz. O, genellikle bizim biçem dediğimiz şeyi 'yazı' olarak adlandırıyor, biçemi 'kişinin özellikleri' olarak alıyor. Bu açıdan alınınca, gerçekten de bizim toplumumuzdaki bir takım temel aksaklıkları ve yozlaşmaya doğru gidişi, istediğimiz düzeye ulaşamamadan kaynaklanan bir kompleksi anlattığım söylenebilir. Vatandaş'ta, Peygamberin Son Beş Günü'nde, Yalan'da var bu.

Bu yöneliminiz, öykücülüğünüzde de gözlemleniyor mu. Bana kalırsa dahil edilebilecek öyküler var ama tüm öykücülüğünüz öyle değil.
Doğru bir gözlem sizinki. İlk öykü kitabım 'Haney Yaşamalı' ve onunla birleştirdiğim 'Düşlerin Ölümü'nü düşünüyorum. Onlarda Anadolu insanının, dramları söz konusudur. Ondan sonraki birbirini izleyen iki kitabın birleştirilmesi ve onlara bazı öyküler eklenmesiyle oluşturulan 'Ben ve Öteki' daha çok kişilerin içdünyasıyla ilgili. Olay da var ama daha çok onların yorumu, anlatıcı sorunu gibi biçimsel arayışlar var. Bu, benim yazdığım en iyi kitaplardan biridir gibime gelir. Bir bütündür çünkü, öyküler birbirine gönderir, aynı kişiler değişik öykülerde de karşımıza çıkar. Buna karşılık bazılarında romandaki izlek var, örneğin 'Aykırı Öyküler'. Bu kitap büyük ölçüde toplumsal ve siyasal eleştiri içerir.

Nitekim 'Peygamberin Son Beş Günü' de oradaki öykülerden doğmuştu...
Evet, 'Peygamberin Son Beş Günü' de onlarda bir öykü olacaktı, roman oldu...

Romanlarınızda, tuhaf bir ironi, sanki görebilen için kaleme alınmış gibi duran komik durumlar var. Siz de bunları yazarken eğleniyor olmalısınız?
Yani, böyle film seyrederken gülmek filan gibi değil, ama insan belli bir haz duyuyor tabii. Ama okuru güldüreyim diye, kendim güleyim diye yazmıyorum. Aslında trajediyle komedi birbirinin tam karşıtı, ama çok içiçe girdiği durumlar da vardır. Ben 'gülerek bakmak kendini biraz o durumun dışına çekmektir, güldüğünüze göre siz orada değilsiniz demektir' derim hep. Bir ikincisi, kitapların hepsinde dramatik, acıklı öğeler de ağır basıyor. Böylece ironi onu dengeliyor. Bu anlatım biçimi tabii, istesen de istemesen de beliriyor.

Fransız dili ve edebiyatı profesörüsünüz. Bu alan yazarlığınızı nasıl etkiledi?
Ben üniversiteye asistan olduktan sonra, ki bu 60'lı yıllardadır, Yeni Roman teorileri ortaya çıktı. Edebiyat incelemeleri konusunda o dönemde bir açılım vardı. Yok psikanalitik eleştiri, yok tematik eleştiri, çeşitli yaklaşımlar vardı. Onları bilmek, dönemin arayışlarını bilmek yararlı oldu. Ben önceden de çok okurdum, ama bunu ciddi uğraş olarak alınca buhran demeyelim ama bir sıkıntı yaşadım. 'Hiç yazmasam' diye düşündüm, 'İnsan bir Flaubert olamayacağına göre, ne anlamı var' dedim... Sonra geçti bu.

Nasıl kurtuldunuz bu düşünceden?
Şöyle söyleyeyim, edebiyatta herkese yer vardır. Kimi uzun kalır, kimi kısa bir süre kalır ama herkese yer vardır. Çünkü çok değişik alanlar, konular var; siz de bir köşesinden birşeyleri anlatabilirsiniz.

Bilimle uğraşmamın etkisine dönersek, biçimsel açıdan yazdıklarımı etkiledi. Mesela 'Ben ve Öteki'yle 'Haney Yaşamalı' birbirinden çok farklıdır. İki ayrı yazarın kitapları gibidir. Aynı çevreleri anlatmasına karşın, öykü kurgusu filan değişiktir. Burada edebiyat bilgisinin etkisi oldu.

Bir de dil üzerinde çalışmak, Fransız dilini tanımanın, buna çevirmen yönümü de katabilirsiniz, beni dil üzerinde daha çok durmaya ve daha tutarlı yazmaya yöneltti.

Uzmanlık alanınız olan göstergebilim yazarlığınıza da katkıda bulundu mu?
Şimdi aslında Paris göstergebilimi diye adlandırılır benim uğraş alanım. Çünkü değişik göstergebilimler var, Umberto Eco'ya da göstergebilimci denir onun çalışma alanı çok farklıdır. Benim asistan olduğum dönemde bu Paris göstergebilimi denilen alanın kurucusu, ki o zaman kurmamıştı, Greimas Ankara'da Dil Tarih Fakültesi'nde dersler veriyordu. Bize de on beş günde bir haftada iki gün ders veriyordu.

Greimas ilk göstergebilim derslerini bizim üniversitede verdi. Benim de onun dersinde bir tez yapmam söz konusuydu. 'Daha önce yaptığınız bir çalışma filan yok mu?' dedi. Bitirme tezim vardı, onu verdim. 'Sen göstergebilim yapmışsın' dedi: Ben de göstergebilimi öğrenmiş oldum. O zamanlar hep yapıldığı gibi bir romandaki imajları sıralayıp saymanın ötesine geçip, biraz da edebiyatçı olduğum için bunlar arasındaki bağıntıları bulma yolunda bir çalışma yapmıştım. Mesela 'yalanla çamur' arasında ve 'su' arasında, 'ışıkla canlılık' arasında ilişkiler kurmuştum.

Göstergebilim çıkmadan ben göstergebilimci oldum yani.  Yapısalcılık içerisinde o dönemin belirgin akımlarından biriydi. Doğrudan doğruya nesnenin kendisine yönelme. Bir şiiri ya da yapıtı incelediğimizde geleneksel olarak şairin ya da yazarın yaşam öyküsü, içinde yaşadığı toplum ele alınır, ondan sonra bunlarla karıştırılmış olarak yapıtın çözümlemesi gelir. Bugün de çoğu insan böyle yapar. Ama göstergebilim, önce inceleme nesnesini kendi kendine ve kendisi için ele almaktır. Onu da değişik ögeler arasındaki ilişki bağlamında çözmek esastır. Bu belki benim edebi yapıtlarımda da etkili oldu, belki aynı yaklaşım diğer yazılarımda filan da ortaya çıkmıştır.
Kimileri sizi 'önce bir öykücü' olarak görüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Uzun zaman ben öykü yazdım, fakat bu bizim zamanımızdaki edebiyat ortamıyla ilgilidir. Şimdi genç bir yazar öykülerinden oluşan bir dosya hazırlıyor ve götürüp herhangi bir yayınevine veriyor ve hiç adı duyulmamış bir kişinin öyküleri yayımlanıyor. Bizim gençliğimizde böyle bir şey düşünülemezdi. Önce tanınmak gerekirdi. Gerçekten dönemimizde de çok iyi öykücüler vardı. Başta Sait Faik, sonra Oktay Akbal, Orhan Kemal, Yaşar Kemal hep öyküyle başladılar. Öykü, şiirle birlikte bizim edebiyatımızda birinci türdü neredeyse. Roman, yazınca kısa yazmak filan gereken bir şeydi, çok az yazılırdı.

Neden kısa yazmak gerekirdi?
Bizim gibi genç yazarlara açık olan Varlık Yayınevi'ydi. Varlık'ta 1 liralık kitaplar vardı. Bunlar seksen sayfayla 128 sayfa arasında değişirdi, kitabınızın o formatlara uyması gerekirdi. O nedenle herkes öykü formatını tercih ederdi.

Ben de öyküye böyle başladım, uzun sürede öyle gitti. Ama romancı olmaya hep özenirdim. O da belki Fransız edebiyatının etkisiyle oldu. Çünkü Batı'da birincil tür romandır. Yazara sağladığı olanaklar da tabii başka. Örneğin, şu 'Yalan'ı otuz ayrı öyküyle anlatabilirsiniz, ama o bütünlük olamaz. Romanın başka bir gücü var. Hep düşünürdüm ama göze alamazdım. Roman yazmak çok önemli, çok zor bir şey olduğu düşüncesiyle bir türlü başlayamadım. Şimdi daha çok ağırlığı romana veriyorum, çünkü zamanım var. Artık roman yazmak konusunda kendime güveniyorum; sağolsun arkadaşlar bu konuda cesaretlendiriyorlar...

Siz yazar olarak ürün verdiğiniz alanların neredeyse tamamında, o alanların saygın ödüllerini aldınız. Aynı zamanda seçici kurullarda yer alan birisiniz. Şimdi de TÜYAP'ın Onur Yazarı seçildiniz. Ödül alıp ödül vermek nasıl bir duygu?
Aslında bütün ülkelerde büyüklü küçüklü ödüller var. Bir yararı olduğunu da söylemek gerekir. Diyelim ki bir yazarın daha iyi tanınmasına neden oluyor. Bu ödüle, ödülü veren jüriye, kuruma göre de değişiyor. Mesela Fransa'da Goncourt Ödülü'nü alan birinin tirajı büyük rakamlara ulaşıyor. Bizde öyle bir ödül yok.

Bunun nedeni, jürilerin hep birbirini tekrar ettiği, ödüllerin danışıklı verildiği yönünde eleştiriler ve tartışılmalar olabilir mi?
Öyle durumlar da belki oluyordur. Aslında ben de söylediğiniz gibi çok jüride bulundum. Mümkün olduğu kadar olmamaya çalışıyorum; ama bazen de kaçınılmaz oluyor. Yıllarca Sedat Simavi Ödülü'nün edebiyat jürisinde bulundum. Sevdiğiniz bir yazarın adına verilen bir ödül oluyor, kıramıyorsunuz. Şimdi Necatigil Şiir Ödülü, Orhan Kemal Roman Ödülü ve Haldun Taner Öykü Ödülü seçici kurullarındayım. Birçok jüriden seçildim, bağışlasalar kalanlardan da çekilmek isterim; ama 'beni bağışlayın' diyemiyorum. Çok yerde jüri olmak doğru değil. Yani, jüri üyesi olacak kişi mi yok? Edebiyat ödüllerinin etkili olması için jürilerinin kişiliğinin olması gerekiyor. Bunun için de süreklilik önemli. Çok değişmeyen ama kendine has jürileri olması gerek ödüllerin.

Belli ödüller var, tüm yaşamı göz önünde tutuluyor. Bazı ödüllerdeyse yalnız yapıt öne çıkıyor. Bu ikinci durumda ben hep söylerim, ödüllerin daha çok gençlere verilmesinden yanayım. Ama bu son bir kaç yılda da belli bir yaşa geldim, bana da ödüller verdiler. Düşünceniz ne olursa olsun ona da hayır denmiyor, insan her şeye rağmen bundan memnun oluyor. İşte bu yıl da Yunus Nadi Ödülü'nü 'Yalan'a verdiler.. Tabii Yunus Nadi ismi de benim için önemli, doğrusu memnun oldum. Tıpkı Ömer Asım Aksoy Ödülü gibi...

Şimdi TÜYAP'ın beni Onur Yazarı seçmesi de bir tür ödüllendirme gibi oldu. Üçü de benim 70 yaşıma denk geldi, o bakımdan sağolsunlar hoşuma gitti...

'Dil devrimi artık kendi kendine yürüyor'
Tahsin Yücel çevirisi diye bir şey vardır. Özellikle Fransız düşün yaşamının önemli bir periyodunu kapsar çevirileriniz. Sizin çevirmenliğinize yönelik eleştiriler de vardır ama, kimileri Tahsin Yücel çevirisini beğenmez...
Ben lisede parasız yatılı okudum. Üniversite okumak için de çalışmam gerekiyordu. Varlık Yayınları'nda Yaşar Nabi'nin yardımcısı olarak yarım gün çalışmaya başladım. Orada günde dört saat çalışırdım, ama sıkı çalışırdım.

İşleri bitirince, kalan zamanımda bir masanın üzerinde açık duran çevirinin başına geçerdim. Yaşar Nabi Bey az konuşurdu, tabii o patron olduğu için ben de az konuşurdum. Bir Ataç, bir Yaşar Kemal gelmediği sürece işi bırakmaz sessiz sessiz çalışırdık. Mesela Madam Bovary'i böyle çevirmiştim; büro çalışması olarak... O kitaplardan telif ücreti alınmazdı tabii. Bir de ne bileyim bir elbise yaptırabilmek için filan, evde de ayrı bir çeviri yapardım. O dönemde çok çeviri yaptım.

Bazıları iyi çevirmen filan der, bir de çevirileri okunmuyor filan diyenler vardır... Bazıları Öztürkçe kullandığım, arı Türkçeyi yeğlediğim için eleştirir beni. Öztürkçe nedeniyle, kitabın aslında bir entelektüel çaba gerektirmesi nedeniyle, bir de belki ilk biçime bağlı kalma düşüncesi vardır bende, o nedenle eleştiriliyor olabilirim.

Dille bu kadar uğraşan biri olarak bir çeviri yönteminiz olmalı mutlaka, acaba onun etkisi mi sizi farklı kılan?
Bazı çevirmenler, olabildiğince rahat bir Türkçeyle vermek isterler. Bazı deyimler Türkçeleştirilebilir, ama bazen da o deyimi olduğu gibi koymanız gerekir. Bir de yazarın olabildiğince üslubunu vermeye çalışırım.

Mesela argo sözcükler. Bizde de argo var, ama alanlar çok farklı. Erkeğin sevgilisi için bizde çok argo vardır ama kadının sevgilisi için yoktur; oysa Fransızcada çok var... Bizde göbekten aşağısı için muazzam argo var; onlarda yukarısı için de var. İşte çeviri yaparken bunları dengelemek gerekiyor.

Öztürkçe konusunda çok kararlısınız. Mesela sadece sizin kullandığınız 'kenter' sözcüğü var ki bunu sadece Barthes çevirinizde değil, romanlarınızda da görebiliyoruz.
'Kenter', 'burjuva' karşılığı bir sözcük; tabii kimse benimsemedi. Ben çok fazla kelime üretmedim. Burjuva karşılığı 'kentsoylu' vardı, bunun yerine kenter demek daha rahat bir söyleyiş gibi geldi bana. Örneğin 'izlek' sözcüğü, 'tema' karşılığı olarak ben kullandım yazılarımda. Şimdi herkes kullanıyor. Duyduğuma göre Batı Anadolu'da da patika karşılığı olarak kullanılırmış.

Sözcüğün yabancı kökenli olması filan önemli değil. Bizde böyle sözcük çok var, bunları atalım demek saçmalık olur. Her gün yeni terimler geliştiriliyor, her dilde gelişiyor, o nedenle terimleri geliştirirken Türkçe olmalarına özen gösterebiliriz. Ben Anadolulu olduğum için Osmanlıca sözcüklere daha az aşinayım. Bana doğal gelen Anadolu ağzına uygun sözcükler aramışımdır hep. Bazen uydurma diyorlar. Mesela Necmiye Alpay, özgün sözcük kullanımları demiş. Kim için özgün? Benim uydurmam değil. Orada curduk'u örnek vermiş. Curduk, ibne filan demekti, kullanılırdı, ben de kullandım; üretmedim ki. Hoşuma gidiyor, kullanıyorum.

Semih Gümüş yazdı. "Tahsin Yücel'i okudunuz mu?"

İletişim kuramama endişesi duymuyor musunuz?
Bu bir oran sorunu. Hep böyle sözcüklerden kurulmuş metinler yazsanız, dediğiniz gibi iletişimsizlik doğar. Ama bir de şu var, artık her şey çok Türkçeleşti. Bazı İngilizce sözcükler, 'haydu, huydu' kullanılıyor ama dilimizde Türkçe sözcükler arttı. Dil Devrimi'ne, Öztürkçeye karşı olanlar bile o dili kullanıyor. Yeni Şafak yahut Zaman gazetelerini alın Cumhuriyet gazetesiyle karşılaştırın, çok bir fark yok. 70'li yıllarda, Tercüman'ın dili başka, Cumhuriyet'in dili başkaydı.
Tahsin Yücel"i kaybettik

Nasıl gelindi bu noktaya?
Dil doğallaşmış artık. Herkes Öztürkçeyi kullanıyor. 50'lerde Öztürkçe kullananlara solcu gözüyle bakılırdı... Sonra Anayasa'nın dilini değiştirdiler, okul kitaplarının dili değiştirildi, TRT'de sözcükler yasaklandı, resmi yazılarda yasaklandı, Türk Dil Kurumu kapatıldı; ama bu baskılardan fırladı çıktı Türkçe.

Neden derseniz? Dilde 'örnekseme' diye bir şey vardır, yani tutarlılık ister. Bir de 'en az çaba yasası' vardır. Yani insan olabildiğince kolay söyleyecek sözcükler arar ve sözcükler zamanla değişir. Mesela bana göre Anadolulular'ın 'geliyom'u, İstanbullular'ın 'geliyorum'una göre daha ileri bir aşamadır aslında.
Tahsin Yücel: 'Kesintisiz borçlu'

Örnekseme dediğimiz olaysa dilin yalın örneklere göre bir tutarlılık aramasıdır. 'Müddei Ummumi' vardı, 'savcı' yerine. 'Müddei Ummumi' çok zor geliyordu, köken olarak da ne demek olduğu anlaşılmıyordu. Yerine, sav, savlamak gibi çağrışımları olan bir sözcük gelince, söylemesi de kolay olduğu için tuttu. Türk Dil Kurumu gericilerin eline düştü ama Dil Devrimi kendi kendini götürüyor artık.

Burada yazarların da rolü oldu tabii.
Elbette. Mesela Ataç, 'tilcik' filan gibi bir sürü şey önerdi ama tutmadı. Melih Cevdet 'söcük'ü kendi yazılarında kullanmaya başladı ve bugün 'kelime'den çok 'sözcük' kullanılıyor. Örneğin'e çok kızarlardı, bu Ermenice'den geliyor derlerdi, biz de yazılarda çekine çekine kullanırdık. Sonra askerlik yaptığım sırada, 66 yılında biri telefonda konuşuyordu,  'Örneğin' dediğini duyunca yurtdışında bir hemşeri, Paris'te bir Elbistanlı görmüş gibi oldum.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR