scorecardresearch.com Düşünmek dediğimiz şey nedir ki? Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Düşünmek dediğimiz şey nedir ki?

Kırmızı Saçlı Kadın’ın merkez teması “Düşünmek dediğimiz şey nedir ki?” sorusunda yatıyor. Ardından açıklama gelir, düşünceler zihnimizde bazen sözcüklerle bazen de resimlerle oluşur. Doğu ile Batı’nın farkı baba-oğul ilişkilerinden ziyade düşüncede yatar

05.02.2016 00:05

Düşünmek dediğimiz şey nedir ki?FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Okuduğum tüm yazarlar içinde en güzel roman girişlerini Orhan Pamuk’un yazdığını düşünürüm. Sarsıcı ve akılda kalan ilk cümleler hızlı bir giriş bölümüne sokar okuru: bir önceki romanı Kafamda Bir Tuhaflık’ta kurguyu yaratan düğümü ilk sayfalarda açıklamış, gerilimli bir merak uyandırmıştı, Masumiyet Müzesi de hızlı bir sevişme sahnesiyle başlıyordu. Yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın’a da böyle hızlı bir anlatıyla giriyor. On altı yaşındaki genç anlatıcıyı, ailesini, okuduğu kitapları, hayatla ilgili sorunlarını, evi terk eden babasını, 80’li yılların siyasi ortamını ilk birkaç sayfa içinde hemen öğreniyoruz.

Pamuk romanlarında temayı ilk satırlarda belli eder dedim ama sonra, sanki zamanı durdurur, tanışmanın heyecanı çabuk biter, bundan sonra artık ilk başta ele aldığı temaları yeniden ele alarak çeşitlemeler yapar. Âdeta bu temalar üzerine düşünür, aynı temalar üzerinde kaldığını fark ettirmeden geciktirme oyunu oynar.

Kırmızı Saçlı Kadın, bugün kırk beş yaşındaki Cem Çelik’in otuz yıl önce yaşadığı bir hikâyeyi hatırlaması ve bugünden geçmişi düşünerek anlatmasıyla başlar. Okulların tatil olması ve eczacı babasının evi terk etmesiyle gelir kaynağı olan eczaneleri kapanır ve anne oğul parasız kalırlar. Yaz tatilini geçirmek ve dershane masraflarını ödemek için Cem’in çalışması gerekir. İstanbul dışında, Öngören adlı bir kasabada kuyu açma işi alan Mahmut Usta’nın çıraklık teklif etmesiyle Cem, ustasıyla birlikte Öngören’e gider. Şaşırtıcı bir şekilde şehirli çocuk zor şartlarda kuyu kazma işine adapte olur, işi kolaylaştıran Mahmut Usta’nın kendisini koruduğunu ve babacan bir şefkatle sevdiğini hissetmesidir belki. Terk edilmiş oğul, yeni bir baba bulur. Mahmut Usta hiç evlenmemiş, çocuğu olmayan bir adamdır ama çırağın oğul gibi olduğu inancını sözleriyle sık sık işler Cem’e. Biraz azar işiterek, biraz öğüt alarak ama en çok birbirlerine güvenerek çalışırlar. Akşamları işlerini bitirdikten sonra bazen kasabaya inerler, çoğunlukla da birbirlerine hikâyeler anlatarak zaman geçirirler. Mahmut Usta’nın hikâyeleri Kuran’ı Kerim’den ya da kendi çocukluk anılarıdır, Cem ise kitaplardan ilham alır. Onun öyküsü Kral Oidipus’un trajedisidir. Bilmeden babasını öldüren, annesiyle yatan ve ondan dört çocuk sahibi olan Oidipus’un hikâyesinin özetini bir kitapta okumuş ve çok etkilenmiştir.

Cem ayrıca kasabaya gelen İbretlik Efsaneler adında gezici tiyatro topluluğunda çalışan kırmızı saçlı oyuncu kadından da çok etkilenmiştir. Gün boyu çalışırken hep o kadının hayali gözlerinin önündedir. Sonunda tiyatroyu izleme fırsatı bulduğunda burada oynanan kısa oyunlardan biri Rüstem ile oğlu Sürhab’a aittir; Oidipus’un tersine Rüstem savaş sırasında oğlu olduğunu bilmediği genci öldürür ve sonrasında onun başında ağıt yakar.

Nedir ki düşünmek?
İşte bu noktada romanın ana temasını çözdüğümüzü, romanın baba-oğul ilişkisi üzerine kurulu olduğunu, Pamuk’un bize biri Batı mitolojisinden diğeri Doğu efsanelerinden iki baba ve oğlunun farkını anlatacak sanırız fakat Kırmızı Saçlı Kadın’ın merkez teması aslında baba-oğul değildir, asıl temayı romanın ikinci sayfasında sorar: “Düşünmek dediğimiz şey nedir ki?” Bu sorunun ardından açıklama gelir, düşünceler zihnimizde bazen sözcüklerle bazen de resimlerle oluşur. Doğu ile Batı’nın farkı baba-oğul ilişkilerinde olduğundan daha çok düşüncede yatar.

Ludwig Wittgenstein Tractatus’ta düşünceyi şöyle tanımlar, “Düşünce anlamı olan bir önermedir” (4. Önerme). Hemen ardından da 4.001’de “Önermelerin bütünlüğü dili oluşturur” diye geliştirir bu düşüncesini. Wittgenstein’in bu önermelerinin yirminci yüzyıl başlarından beri pozitivist modern Batı felsefesinin temelinde yatan düşünce olduğunu söylemek yanlış olmaz. Buna göre dilin sınırları aynı zamanda dünyamızın sınırlarıdır.

Orhan Pamuk’un asıl ilgisini çeken konu budur. Farklı düşünür mü iki temel kültür? Ve biz, yani Batı’nın en doğusunda gelişen kültürümüzde hangisine daha yakınızdır? Cem’e göre baba oğul motifi üzerinden bu düşünceye baktığımızda ve iki destanı karşılaştırdığımızda öncelikle Batı’da baba otoritesine karşı çıkacak gücü bulan Oidipus’u görürüz. Doğu’da ise Rüstem ezici bir güç olmaya devam eder. Otoriteye boyun eğmek Doğulu zihniyeti açıklar. Daha önemli bir farklılık ise bu iki destanın ele alınışındadır, Rüstem’in acı içinde kucağında yatan ölü oğluyla çok kereler resmedildiğini - İslam kültüründe resim sınırlandırılmış ya da yasaklanmış olmasına rağmen- acının sözcüklerle değil bir sahnenin resmi ile verilmiş olması çarpıcıdır. Oidipus’un ise sanat tarihi boyunca ne Jocasta ile sevişirken ne de babasını öldürürken resmedildiğini hayretle görürüz. Gerçekten de Oidipus’u ancak Sfinks’i öldürürken resmetmiştir sanatçılar. Sofokles de Oidipus ile annesini iki sevgili olarak hayalimizde canlandırmamıza izin vermez. Sanki bu noktada Tractatus’un son önermesi “Üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı” düşüncesini benimser Batılı sanatçılar.

“Timse seni gözlemiyorsa”
Bu suskunluğa sadece Pasolini, Sofokles’in destanını ele aldığı filminde karşı çıkar ve ateşli bir sevişme sahnesiyle “büyük günahı” perdeye taşır. (Bu arada romandaki bir hatadan da söz edelim, Pasolini’nin filminde Jocasta rolünü Anna Magnani değil Silvana Mangano oynamıştır.) Aslında Oidipus’u ve Rüstem’i yaşlı ve cezasını çeken adamlar olarak düşünürüz (düşünürüz derken gözümüzün önüne gelen resimden söz ediyorum) en çok. Oidipus karısının taraklarıyla gözlerini kör etmiş, kızı Antigone’nin koluna girmiş krallığını terk ediyordur. Rüstem de pişman bir babadır. Körlük ve pişmanlık roman boyunca Pamuk’un işlediği motiflerin başında gelir, her iki güçlü kralı bu noktada benzerlik içinde buluruz. İkisinin de trajedisi pişmanlıklarıdır. Her şeyi gören, bilen, baskı altında tutan baba rolünden kör babaya dönüşmüşlerdir. Her şeyi gören baba özgürlüğü kısıtlar, “kimse seni gözlemiyorsa, içinizdeki gizli ikinci kişi dışarı çıkıp dilediği şeyleri yapabilir” diye açıklar Cem, oysa “yakınlarda bir babanız varsa ve sizi görüyorsa içinizdeki kişi içinize saklanır.” Orhan Pamuk babalık ve özgürlük konusunu böyle işler, baba bir erkeğin gelişimi açısından kısıtlayıcıdır.

Cem ile Kırmızı Saçlı Kadın birlikte olduklarında Cem on altı, âşık olduğu kadın ise otuz üç yaşındadır (Oidipus ile annesi arasında da yaş farkı tahminen böyledir). Kitabın kapağını süsleyen Ön-Raffaeloculuk akımının kurucularından olan ressam ve şair Dante Gabriel Rossetti’nin çizimine modellik eden Lizzie (Elizabeth Siddal) de otuz üç yaşında intihar etmiş, kızıl saçlı bir kadındır. Kitabın kapağında kullanılması için resmi veren kırmızı saçlı kadın özellikle kendisine benzediğini düşünür Lizzie’nin. Roman boyunca betimlemeler de bu yöndedir. Rossetti resmin altına Regina Cordium (Kalpler Kraliçesi) yazar ve üst köşeye de bir kalp yerleştirir. Sevilen ama aldatılan Lizzie kırmızı saçlı kadını da daha iyi anlamamızı sağlar.

Son olarak: Orhan Pamuk, bir başka açıdan baktığımızda bu romanında Kafamda Bir Tuhaflık’ta başlattığı bir temayı, İstanbul’un bozuk yapılaşması konusunu da sürdürüyor. Cem kuşkusuz ustasına ihanet ediyor ama romanın sonlarında onu İstanbul’a, gençliğinin bir döneminin geçtiği Öngören’e de ihanet ederken buluyoruz.

KIRMIZI SAÇLI KADIN
Orhan Pamuk
Yapı Kredi Yayınları, 2016
204 sayfa, 12 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR