scorecardresearch.com Geçmiş belleğimizde uğuldar... Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Geçmiş belleğimizde uğuldar...

Biz niçin nostaljiyle yaşamaya çok yatkınız? Kendime bakıyorum, nostalji duygum ve geçmişi her gün yeniden yaratan hayallerim olmasaydı yaşayamazdım sanki.

18.11.2016 13:00

Geçmiş belleğimizde uğuldar...

Yazdıklarını hayranlıkla okuduğum Svetlana Boym’den çok şey öğreniyorum. Bunu anlamak için sanırım onu yalnızca okumak değil, yazdıklarının içinde yaşayarak okumak gerekir. ‘Nostaljinin Geleceği’ni geçmişte ve bugün yaşanan hayatı yeniden yorumlayıp içinden yepyeni düşünceler çıkarmanın ne demek olduğunu görmek için okuyanlar, kendi düşünme biçimlerini gözden geçirmeyi de başarabilirse okunmaya değer yazılar da yazabilir.
Boym, 1990’ların ortalarında Moskova’da kendini Hitler kılığına girmiş bir adamla yan yana portakal suyu içerken bulduğunu anlatıyor. Adamın Kazakistanlı olduğunu, Dublörler Ajansı’nda Führer olarak yarı-zamanlı, kazançlı bir iş bulduğunu öğreniyor. Hitler kılığındaki adam, belki birkaç kişiyi güldürüp bedava bira içerim umuduyla Moskova’da bir Alman birahanesine gittiğini ama Almanların ona tepki gösterdiğini anlatmış. Adam şaşırmış ve kendisine tepki gösteren Almanlarda mizah duygusunun hiç olmadığını düşünmüş.

Oysa Hitler’i anlatan şeylerle geçmişlerinin hatırlatılmasından hiçbir Almanın hoşuna gitmediğini biliyoruz. Elbette sorunlar vardı denerek açıklanabilecek bir geçmişleri olmadığını, bu yüzden bedelini ödeyerek yaşamayı sürdürebildiklerini bilir Almanlar. Mizah duygusunun duvara çarptığı yerler ve anlar hepimizin hayatında vardır. Burada kendisini, 5 No’lunun kapısından içeri Hitler’in torunu olarak giren Esat Oktay Yıldıran’a benzeten birisini komik bulanlar çokça olacaktır, çünkü bedeli ödenerek yapılmış özeleştiriler bu topluma çok uzak. Ama bize komik gelmez bu. Sırt çevireceğimiz pek çok alçağın yaşadığı bir ülkenin talihsiz çocuklarıyız biz ama hiçbir zaman birer mankurt olmadık. Unutur muyuz yaşadıklarımızı.

Doğrudan yaşadıklarımızın acısının yanında çepeçevre mankurtlarla sarıldığımızı görmek nasıl yaralayıcıdır, anlatmak da zor. 1950’lerde bıçakları bilemeye başlayanlar 1960’larda ne yaptıklarını iyi bilerek saldırdıkları zaman, işledikleri suçların nasıl olsa unutulacağını da düşünmüşler midir. Sanmıyorum. O sıralarda, kör intikam duygularını gazete kâğıdına sarıp katillerin cebine koyan devlet kendini yeniden inşa ediyordu. 1970’lerde artık bıçakları saklamaya gerek görmediler. Sonra daha kıyıcı 12 Eylül yaşandı. İki kuşağı bütünüyle ezmeye çalışırken seçtikleri yanında hedef gözetmeden katlettikleri insanlarımız belleğimizde uğuldar durur. İçinden çıkan ve en küçük bir karşılık beklemeden, katkısız özverilerle kendilerini feda eden insanlarını yok sayan mankurtlardan oluşan bu toplum, irinden mürekkep dünyası içinde yaşayıp gidiyor ama aslında yok gibi. Burada ne yaşananlar karşısında duyulan acı var ne kolektif travmalar. Belleklerin iyileştirilmesi için çaba göstermeye de gerek kalmıyor.
“Nostalji iki tarafı keskin bıçak gibidir,” diyor Svetlana Boym. “Siyasete karşı duygusal bir panzehir gibi görünür ve dolayısıyla hâlâ en iyi araçtır.”

Nostalji duygusunu kalbimde değil de belleğimde taşıyorum. Zaman içinde biçimini ve özünü değiştirip kendi kendime yaptığım eleştirilerle sürekli yenilediğim sosyalizm hayalinin karşılıklarını hem o elli yıllık geçmişimizde hem de bildiğime inandığım gelecekte gördüğüm için hâlâ yaşıyor ve yazabiliyorum.
Kimi dönüm noktalarında daha çok öne çıkan ritüellerin iktidar gösterileri olarak yaşandığını -ve yaşatıldığını- da söyleyebilir miyiz. Otoriter yönetimler buldukları bütün kutlamaları ve yas günlerini kitlesel ve etkileyici gösterilerle anmaya meraklıdır. Onların ritüelleri zihinlere baskı yapmayı amaçlar. Bir sanatçının odasına kapanarak uyguladığı ritüelleri bile kendisini tahta çıkaran aynasıdır.

Varlıkları her zaman tehlikeli olan kurumların bireylerin hayatına olumlu katkı yaptığı tersine örnekleri düşünüyorum, aklıma gelmiyor. Devlet, gerçekleri gizleme konusunda ustadır, bunun için vardır. Bu büyük gizleme aygıtı, işlediği suçlar ne kadar büyük olursa o suçları o kadar kalın bir örtüyle görünmez yapar. Dolayısıyla geçmişten bugüne neler olup bittiğini öğrenmek için onları yaşayanlardan daha çok güveneceğimiz kimseler yok. Yüzlerce ve binlerce yıl önce yaşananları kimlerden öğreneceğiz? Yaşayanlar yazmışsa, belki onlardan, yoksa bize verilmiş bilgiyi kendi akıl süzgecimizden geçirmekle yetineceğiz. Ulaşabileceğimiz uzaklıktaki tarihin gerçekleri ancak onu yaşayanların tanıklığıyla öğrenilebilir.

Svetlana Boym, Sovyetler Birliği’nde yaşanan acı zamanlarla hesaplaşırken karşı-hafıza kavramıyla düşünüyor. Stalin kamplarında yaşananların gün yüzüne çıkması için de karşı-hafıza (tanıklıklar) en güvenilir tarih yazıcısıdır.
1960’larda dünyanın her yerinde yükselişe geçen sosyalizm ve özgürlük savaşımı, sosyalizmin iktidar olduğu ülkelerde yakıcı sorunlara da yol açtı. İktidar olmak kendi dramını da yaşamaya başlamak demek. Milan Kundera, “İnsanın iktidara karşı mücadelesi hafızanın unutmaya karşı mücadelesidir,” diyor. Onun kendisi için hissettiklerini, Arjantin ve Şili’de faşist cuntaların katliamlarına tanıklık edenler daha yoğun hissetmiştir elbette. Latin Amerika ülkelerinde işlenen suçları, yaşayanların tanıklığı ortaya çıkardı. O tanıklıklar olmasaydı devletin insana karşı işlediği büyük suçlar arasında hatırladıkça dilimizin tutulduğu 1915, Mübadele ya da Dersim, belleğimizi nasıl bugünkü kadar canlandırabilirdi.
Karşı-hafızanın Glasnost döneminde Sovyetler Birliği’nin geçmişini coşkulu bir değişime uğrattığını belirtiyor Boym. Tanıklıklar ortaya çıkma cesaretini gösterince sahte görüntüler silinmeye, onların yerine, yaşananların kahramanları ve tanıkları rol almaya başladı. Cürete karşı cesaretin zaferi. Bu nerede böyle yaşanıyorsa orada kilitli kapılar açılmaya başlar.

Geçmişin izlerinin silinmesi süreci 1990’ların sonlarına doğru derinleşince, bunun yarattığı bir tedirginlik de oldu. Tek tek bireylerin belleğindeki canlanma otları tutuşturmuş, bütün ova yanmaya başlamıştı. Nostalji böyle dönemlerde ateşi körükleyebilir de, söndürebilir de. Nereden çıkıp nereye yöneldiğine bağlı. Sonunda istediğimiz yaşam biçimi toplumsal değişimle birlikte mi olacak, yoksa tek başına mı? Ütopyalar insanı ayakta tutabilir ama belli olmaz, bazen de bireysel çareler, yolları buldozerlerden daha kolay açar. Balta girmemiş bir ormanın içinde yaşıyoruz. İş makineleriyle içine girmenin olanaksızlığını görenler bütün ormanı yakmaya kalkışıyor. Ancak baltayı elimize alarak kendi yolumuzu açmak, sonunda bizi yaşayabileceğimiz bir yere çıkarabilir.

Nostalji, modern olanın içinde yaşama şansımızın kalmadığını gösteriyor. Bilincimiz, düşünme biçimimiz, nitelikli sanata ve kültüre ulaşma biçimimiz modern olabilir. Ama mutluluğun yolu modernlikten geçmiyor artık.
Biz niçin nostaljiyle yaşamaya çok yatkınız? Kendime bakıyorum, nostalji duygum ve geçmişi her gün yeniden yaratan hayallerim olmasaydı yaşayamazdım sanki. Yaşadıkça gördüğümüz felaketler bizi belleğimizin karanlık yollarına sürüyor, orada yaşamayı iyi öğrendik. Yoksa ayakta kalamazdık.
 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR