scorecardresearch.com Dostoyevski’nin benzersiz hayatı... Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Dostoyevski’nin benzersiz hayatı...

Joseph Frank’ın benzersiz Dostoyevski kitabı, yazdıklarının yanı sıra yazarı da tanımak isteyenler için bir anlatının sürükleyiciliği içinde okunabilecek biyografilerden.

16.12.2016 05:00

Dostoyevski’nin benzersiz hayatı...

Belki öteden beri biliyoruz ama Dostoyevski’nin, insanın felaketini hiç kimselere benzemeyen bir derinlik içinde anlattığını yeniden düşünebiliriz. Derinlik, yeraltı, neden sonra çözümlenmesine ayrıca önem verilen ruhun karanlık noktaları. Bunları insanın bireyliği ve benliğiyle öylesine birleştirerek anlattı ki Dostoyevski, ondan on yıllar sonra gelen yazarların, insanın iç dünyasını anlamak için dönüp baktıkları ilk yazar oldu.
Joseph Frank’ın benzersiz Dostoyevski kitabı, yazdıklarının yanı sıra yazarı da tanımak isteyenler için (bu istek her yazar için duyulmaz) bir anlatının sürükleyiciliği içinde okunabilecek biyografilerden. Dostoyevski’yi 150 yıldır karşılaştırmadan edemediğimiz Tolstoy’un yanında düşünürken şu ayrıntıyı aklımdan çıkaramıyorum: Aynı hizada görülüyorlar ama Tolstoy’un 82 yılık ömrüne karşın Dostoyevski’nin yalnızca 60 yıl yaşamış olması. 22 yıl daha yaşamış olsaydı, daha neler yazabilirdi Dostoyevski, bunu düşünmemek mümkün mü? Üstelik Dostoyevski toprak sahibi bir aileden gelmeyen tek yazardı, diye Joseph Frank da yazıyor, Rusya’nın o alacakaranlık zamanlarında.

Tolstoy daha yakındır Balzac’a ama Dostoyevski de arayış yıllarında Balzac’a hayranmış. Onun, Puşkin’i bilmekle birlikte Gogol’ün taşıdığı anlamı tam olarak keşfedemediği yıllar. ‘Ölü Canlar’ın ve ‘Palto’nun hak ettiği biçimde okunması gerekiyordu demek ve Dostoyevski ne zaman ‘Ölü Canlar’dan ezbere bölümler de okumaya başladı, içinde yaşadığı toplumun anlaşılması kolay olmayan çeşitliliği, yoksulluğa ve çürümeye yatmış zavallı hayatı içinde ne yazacağını da bulmuş oldu.
‘İnsancıklar’ ile başlayan yazma serüveninin yolu belli ki böyle açılıyordu. Üstelik ‘İnsancıklar’ın arkasında dönemin büyük yazar ve eleştirmenleri Nekrasov ve Belinski de olunca, Dostoyevski kısa sürede Petersburg’da adından söz edilen bir genç yazar, Joseph Frank’ın deyişiyle “Petersburg sosyetesinin edebiyat kaplanı” oluvermişti.

Şimdikiyle hiçbir benzerliği olmayan zamanlar, o duygusal genç yazar ne hissetmiştir o sıralarda, bunu bilebilseydim. Mutluluğu kısa sürüp ‘İnsancıklar’a saldırıların başladığı günlerin ertesinde kendisi için en önemli kişi olan Belinski ile de arası bozulmuştu Dostoyevski’nin. İkili arasındaki ilişki hemen kesilmedi, karşılıklı tartışmalarla uzun sürdü. Belinski’nin özgürlük anlayışıyla Dostoyevski’nin Hıristiyanlığın manevi değerlerine yakınlığı ve İsa sevgisi arasındaki tartışmayı bugün anlamamız zor. Oysa o günlerde din ve inanç bağlamının çok ötesine geçen bu tartışmada, o günlerde yaşasaydı İsa’nın da ütopik sosyalistlerin yanında olacağı gibi ütopik düşüncelerin ne denli önemli olduğunu kavrayabileceğimizi sanmıyorum.
Aynı zamanda hem Batı’yla araya çekilen sınırın gerisinde kalmış bir Doğu toplumu olup hem de büyük bir kültürün içinde var olmak, Rusya’da yazarları içinde yaşadıkları değerlerle ilgili kesintisiz bir sorgulama içinde bırakmış. ‘Anna Karenina’ da Rus toplumunun değerleriyle ilgiliydi, ‘Oblomov’ da ve asıl olarak o değerleri irdeleyip ortaya çıkarmak için yazılmışlardı. Joseph Frank, Dostoyevski’nin Rus yüreği taşıyan roman kişilerinin de kendilerini Rus olmayan değerlerin etkisinden korumak için verdikleri iç çatışmalar içinde yaşadıklarını belirtiyor.

Rus edebiyatında özellikle 1850’lerden sonra büyük bir verimlilik yaşanmaya başlamış. Dostoyevski’nin sürgündeyken yazdığı novellalar edebiyat dünyasında pek ilgi görmez, haklarında dergilerde yazılar yayımlanmazken Tolstoy, Turgenyev, Saltıkov-Şçedrin insanın anlatılmayan yanlarını anlatmaya ve büyük ilgi görmeye başlamıştı. 1859’da sürgünden Petersburg’a döndükten sonra, Dostoyevski de artık daha farklı romanlar yazması gerektiğini düşünüyor, bir edebiyat kavgası içinde olduğunu görüyordu. Bu arada onun anlattığı Sibirya günleri bambaşka etkiler de yaratmıştı. 1861’de yayımlanan ‘Ölüler Evinden Notlar’da, hapse atıldıktan sonra herkesin başına geleceklerin korkutucu bir resmini çizmişti. Şelgunov, “O tarihlerde biz Sibirya’yı ‘Ölüler Evinden Notlar’ sayesinde öğrenmiştik” diye yazıyordu.
Sonra Rusya’da hayatın güçlüklerinin ve çaresizliklerinin arttığı, devrimci düşüncelerin yaygınlaştığı yıllar geldi. Çernişevki gibi devrimci demokratların yazdıkları yaygın biçimde okunuyordu. (‘Nasıl Yapmalı?’ romanı bizim kuşaktan herkesin mutlaka okuduğu romanlar arasında ilk akla gelenlerdendir. Yazınsal değerinden çok, kurduğu ütopik sosyalist ilişkilerin çekiciliği gerçekten unutulmazdır.) Dostoyevski de kurduğu ilişkiler, sözgelimi o yıllarda Belinski’den sonra radikal düşünceleriyle en çok dikkat çeken yazarlardan Herzen ile ilişkisi yüzünden göze batmaya başlamıştı.

‘Yeraltından Notlar’dan sonra Dostoyevski’nin olgunluk dönemi gelir ve bugün öncelikle akla gelen büyük romanları da bu döneminde yazıldı. Dünya edebiyatında en ünlü roman kahramanları arasında ilk akla gelenlerden olan Raskolnikov benzersiz bir kişilikti, sıradışıydı. Bir roman kahramanı olmanın ötesinde, suçlu ama aykırı kişiliğiyle okura yakın gelen bir antikahraman. Raskolnikov’un 150 yıldan beri bir katil olmaktan bambaşka biçimde okunmasının nedeni, işlediği suçun nedenleri konusunda roman boyunca yaptığı sorgulamadır. Okur da roman boyunca aynı sorgulamanın içinde kalır. Başından sonuna merakla izlenen bir hikâyesi olmamasına karşın, ‘Suç ve Ceza’yı dünya edebiyatında en çok okunan romanlardan biri yapan neden de buradadır. Okuma sırasında Raskolnikov’un zihninden ayrılmamak, romanın sürükleyici bir hikâyesi olduğu duygusunu veriyor ki, bu çekimi yaratmak az rastlanır bir yazarlık dehası gerektirmiştir.
Dostoyevski, Raskolnikov ile Rus toplumunun kendi istediği yüzüne ışık düşünmek istemiştir. Bütün bir Rus toplumu ve kültürü -elbette öteki büyük yazarlarıyla birlikte- Dostoyevski’ye de çok şey borçlu olmalıdır. Solıvyev de onun için ne demiş: “Rus halkının son zamanlarda bu anlamdaki manevi önderi Dostoyevski’dir.”

Dostoyevski’nin son büyük romanı ‘Karamazov Kardeşler’ için de Frank şöyle diyor: “‘Karamazov Kardeşler’, Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ı yazdığı günden beri kafasında olan büyük izleğin, akıl ile Hıristiyanlık inancı arasındaki çelişki izleğinin klasik ifadesini bulduğu bir romandır.”
Görüyorum ki, Dostoyevski denince ‘Suç ve Ceza’ hep ilk sırada anılıyor. Neden bilmiyorum, benim için Dostoyevski’nin romanları arasında ‘Karamazov Kardeşler’ hep daha önce geldi. Sanırım Joseph Frank’ın dediği gibi, bu romanın dünya edebiyatındaki yerinin, erişilmesi çok zor olan öteki büyük eserlerin yanında olması, onların devamı gibi durmasındandır bu. Dostoyevski’nin hayatı, benzerine bir daha rastlanmayacak bir hayatın, zamanların ruhunu hatırlatıyor. Joseph Frank’ın bu büyük biyografisini, iyi ki Ülker İnce’nin harika çevirisinden okuma fırsatı buluyoruz.

DOSTOYEVSKİ
ÇAĞININ BİR YAZARI
Joseph Frank
Çeviri: Ülker İnce
Everest, 2016
995 sayfa, 60 TL.

 

 

 

 

 

 


 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR