scorecardresearch.com “Yoğun ve gözenekli bir roman” Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

“Yoğun ve gözenekli bir roman”

Kalabalıkta Yüzler, şaşırtıcı olduğu kadar zor bir metin ama ikinci okumanın hazzını düşününce, okumak istediğim, olağandışı bir roman bulduğumu görüyorum. Anlatıcının yazdığı roman gibi: “Yoğun ve gözenekli bir roman. Bir bebeğin kalbi gibi.”

12.02.2016 00:20

“Yoğun ve gözenekli bir roman”

Kurmaca üstüne yazılan kurmacalar alışılmışın dışına çıkarıyor ve akla hemen postmodern teknikleri getiriyorsa acele edilmemeli. Valeria Luiselli’nin Kalabalıkta Yüzler romanı, hikâye içinde yazılan –ve yaşanan– bir roman üstüne roman ve postmodern ya da başka bir yazınsal anlayışa sığdırılamayacak kadar yaratıcı bir metin.

Bir şair, Gilberto Owen üstüne bir roman yazan kurmaca yazarın romanıysa okuduğumuz, yazarın da hikâyeye oradan buradan girdiği düşünülebilir. Sözgelimi Valeria Luiselli’nin yaratma serüvenine ve sıradan aile sıkıntılarına da göndermeler var mı romanda? Böyle okumak romanın sıkı dokunmuş dünyasına sanırım yersiz bir müdahale olur, buna gerek de yok. Her şey romanın içinde yaşanıyor.

Kalabalıkta Yüzler’de gerçek ile kurmaca iç içe geçerken yaşananla hayal edilen de birbirine karışıyor. Birisinin nerede başlayıp öbürünün nerede bittiğini anlamak için çok yakın okuma gerekiyor. Romanın dokusunu oluşturan pek çok küçük parçanın izi iyi sürülmezse, asıl anlamı çözmek ikinci okumaya kalabilir.

Anlatıcının roman içinde yazdığı roman, az bilinen Meksikalı şair Gilberto Owen’ın hayatını konu ediyor. Anlatıcı üniversite kütüphanesinde, Owen’ın Xavier Villaurrutia’ya yazdığı bir mektuba rastlar. Üstelik Owen çok önceleri onun Harlem’deki evinin dibinde oturmuştur. Kütüphaneden şairin Toplu Eserleri’ni alıp çıkmak, anlatıcının hayatını adım adım Owen’ın yıllar önce yaşadığı hayatın içine sokarken Owen’ı da anlatıcının hayatının parçasına dönüştürür. Böylece anlatıcı-yazar kahramanımızın gerçekten yaşadıklarıyla romanında yaşananlar, zor sökülür bir kurmaca oyununa dönüşür.

Saul Below, yaşayanlarla ölüler arasında yalnızca görüş farklılığı olduğunu söylemiş: “Yaşayanlar merkezden dışarıya bakarken ölüler dışarıdan merkeze bakarmış.” Bunu öğrendikten sonra anlatıcımız da, “dışarıdan içeriye, herhangi bir noktadan hiçliğe bakmaya” başladığını düşünür. Artık zaman zaman Owen ve Owen’ın arkadaşları olan öteki ünlü şairlerle yan yana düşmektedir. William Carlos Williams’ın barda yanında oturduğunu görür, Ezra Pound da oradadır, Federico García Lorca da. Neden sonra, “İçeriden okunabilmesi için dışarıdan yazılması gereken bir roman” yazdığını düşünür – demek o da artık ölülerle bir olup yazdığı romanın hayaleti, yani kurmaca kişisi konumunda görmeye başlamışır kendini.

Anlatıcı genç kadının adı yok. Evli, iki çocuklu. Yazdığı roman aynı zamanda onun yaşadığı yerlerde geçiyor. Yeniden yarattığı Owen da onun hayatına bir hayal gibi girmiştir. Yüzü yoktur Owen’ın ve yüzü olmama metaforu, anlatıcıyla Owen’ın hayatını birbirine çakıştırır.

Anlatıcı bir gün metroda uzaktan Owen’ın ona el salladığını görür ama emin olamaz. Anlatıcının şimdiki zamanıyla yirmili yıllar arasında gidip geliş, zamanın katlanarak kendi üstüne kapanması, Kalabalıkta Yüzler’in özel yanlarından biri ve bu onu –yeni bir anlatı katmanı açarak– zamanı yaratıcı biçimde kullanan bir romana dönüştürür.

Owen kendi gerçek yıllarında arkadaşına, “Bir trenin içinde sık sık gördüğü bir kadın olduğunu” söylediğinde, arkadaşı ona, “Durum şu ki,” der, “siz de geleceği anımsayabiliyorsunuz.” Demek zaman, geçmişten geleceği anımsayabilmeye olanak verecek biçimde ikiye katlanıyor. Roman yazmak bazen bunu da yapmak değil mi. Kalabalıkta Yüzler çok çekici ve öğretici bir okuma olanağı sunuyor.

Owen, anlatıcıyı bir metro istasyonunda uzaktan gördüğü anda romanının kahramanına dönüşür. Anlatıcı da her zaman öykündüğü hayaletlerinden birisini bulmuştur, bunu hem bilmekte, hem de onunla gerçekten yaşar gibi yazmaktadır artık. Yüzünü sildiği Owen ile kendi bulanıklaşan yüzünün birbirine karıştığını görmektedir.

Kalabalıkta Yüzler’in başlarında anlatıcının yazdığı romanla ilişkisini çözmekte zorlanıyoruz. Oysa yeniden dönüp okuduğumuzda pek çok ipucunun verildiği görülüyor. Yazdığı kitabın konusunu soran ortancaya (oğlu), “Bir hayalet romanı,” diye karşılık verir anlatıcı. Romanın korkutucu olmadığını ama üzücü olduğunu söyler. Ölü oldukları için mi? Hayır, ölü değiller ama hayalet de değiller, der. Bu bölümdeki kısacık karşılıklı konuşma önemli.

Owen ile anlatıcının yazdığı romanın öbür kişileri ölü değil, kurmaca kişiler ne kadar canlı olurlarsa o kadar canlıdırlar; öte yandan, hayalet de değiller, çünkü ona göre gerçek kişiler gibi onun hayatının parçasına dönüşmüşlerdir.

Romanı yazıldıkça okuyan kocası da yazdıklarının gerçek olup olmadığını, sözgelimi yazdığı romanın anlatıcısıyla arkadaşı Dakota’nın yatağa çıplak girdikleri bölümü gördüğünde, “Kadınlarla yattın mı?” diye sorar ve bir dizi konuda yazılanın gerçek olabileceği kuşkusunu yaşar. Oysa, “Her şey kurgu,” der anlatıcı ama inandıramaz.

Yazılanın ne kadarının kurgu ne kadarının gerçek olduğu, Kalabalıkta Yüzler’de kurmaca üstüne bir dizi yaratıcı ayrıntıyla irdeleniyor. Gerçekliğin kurguyu değiştirdiği düşünülüyorsa yanıltıcı olabilir, kurgunun dokusunun gerçekliği değiştirmeye başladığı yerde ortaya çıkmaktadır roman.

Hayaller, gerçeküstü öğeler, doğaötesi hayatlar içinde geçen hikâyesi de Kalabalıkta Yüzler’i büyülü gerçekçiliğin geleneksel dünyasının parçasına dönüştüremiyor. Valeria Luiselli de son dönemin Latin Amerikalı genç yazarları gibi, kıtanın büyülü gerçekçilikle anlattığımız büyük edebiyatının dışına çıkıyor. Anlatıcının çalıştığı yayınevinin sahibi ve baş editörü White, “Bolaño’nun yabancı pazardaki başarısının ardından, Latin Amerika edebiyatında ikinci bir ‘Boom’ akımının yeşereceğinden” emindir. Anlatıcı ona, dünyada az tanınan kimi Latin Amerikalı yazarları yayımlamayı önerir ama onlar eskidir, yenilerini aramaktadır White.

Hikâyenin bu ayrıntılarını Valeria Luiselli’nin günümüz Latin Amerika edebiyatına dönük çağrışımları olarak alabiliriz. Roberto Bolaño’nun büyülü gerçekçiliğin dışına çıkan edebiyatının sarsıcı bir etki yarattığı ve yepyeni bir yol açtığı biliniyor. Sonra gelen genç yazarlar şimdi o yolda yeni yollar açmaya çalışıyor. Artık yakından tanıdığımız Alejandro Zambra ya da Mario Bellatin gibi. Valeria Luiselli de bu soydan yazarlardan. Kalabalıkta Yüzler, şaşırtıcı olduğu kadar zor bir metin ama ikinci okumanın hazzını düşününce, okumak istediğim, olağandışı bir roman bulduğumu görüyorum. Anlatıcının yazdığı roman gibi: “Yoğun ve gözenekli bir roman. Bir bebeğin kalbi gibi.”

Düzanlamlı görünen ama ardında saklı dünyalar açıldıkça niteliğini gösteren dilini Türkçeye çeviren Seda Ersavcı’yı da unutmayalım.

KALABALIKTA YÜZLER
Valeria Luiselli
Çeviren: Seda Ersavcı
Siren Yayınları, 2016
149 sayfa, 15 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR