scorecardresearch.com Yaşasın delilik Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Yaşasın delilik

Çok eskilerde yazılmış çağdaş bir roman Biri, Hiçbiri, Binlercesi. Bireyin hâlâ baş etmekte zorlandığı sorular etrafında kurgulanmış evrensel bir anlatı.

26.06.2013 01:40

Yaşasın delilik

Uzun zamandır yeni basımları yapılmıyordu Luigi Pirandello’nun kitaplarının. Bu nedenle yeni kuşak okuyucular yeterince tanımadılar onu. Oysa insan ruhunu derinlemesine tahlil ve tasvir eden öykü, toman ve oyunlarıyla dünya edebiyatının “büyük” sıfatıyla anılmayı hak eden yazarlarından birisidir. Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı romanıyla Pirandello yeniden aramızda.

Vitangelo Moscarda adlı bir mirasyedinin varoluş sorunlarıyla yüz yüze geldiğinde yaşadığı kimlik bunalımını anlatan Biri, Hiçbiri, Binlercesi Pirandello’nun son ve en önemli romanıdır. 1926 yılında yayımlanan roman daha önce 1998 yılında Telos Yayınevi tarafından Türkçeleştirilmişti.

Kahramanımız yirmi sekiz yaşında, evli, aslında hiç bir işte dikiş tutturamamış ama babasının bıraktığı servet sayesinde refah içinde yaşayan bir banker. Moscarda’nın güvenli ve huzurlu hayatı bir gün karısının dış görünüşü ile ilgili bir yorumuyla sarsılıverir. Burnunun hafifçe yamuk olduğunu söyler karısı. O zaman dek burnuyla barışık yaşayan Moscarda gözlerini aynadan ayıramaz hale gelecektir. Evet kimdir aynada kendisine bakan eğri burunlu adam? Başkalarının gözünde, olduğunu sandığı kişi o değil ise, peki ya o kimdir?

“Karşımda, hayal meyal şimşek gibi çakan görüntü bana mı ait? Tam da böyleyim, ben, dışarıdan bakınca ama ben, kendi içimde böyle mi düşünüyorum? Öte yanda başkaları için ben, aynadaki şu yabancıyım. Daha öncesini tanımadığım, başkaları için yaşayan şu, aynadaki her kimse, önce fark ettiğim, sonra kim olduğunu çıkaramadığım. Bir an düşünmesem, yaşadığını göremediğim. Sadece başkalarının görebildiği ve bilebildiği bir yabancı. Ben görebiliyor muyum, hayır.”

Pandora’nın kutusu açılmıştır artık. Moscarda sadece dış görünümü değil kimliğini, kişiliğini, ilişkilerini, geçmişini, babasını, aslında tefecilikten başka bir şey olmayan bankerlik mesleğini, zenginliği, evlilik kurumunu, kentlerin boğuculuğunu, kısacası hayatla ilgili o güne kadar doğru sandığı her şeyi sorgulamaya başlar. Bu onu yalnızlığa ve yabancılaşmaya sürükleyecektir; “Yalnız kalmak istiyordum ama bahsettiğim öyle bir yalnızlık ki tamamen, alışılmadık bir biçimde yalnız kalmaktan bahsediyorum. Sizin aklınıza ilk gelen şekliyle, sadece insanlardan uzaklaşmak değil, kendi kendimden de uzaklaştığım ve kendi kendimi dışarıdan, bir yabancı gibi seyrettiğim bir hali arzuluyordum.”

Kendisini dışarıdan seyrettikçe hayatının ne denli anlamsız ve boşa geçtiğini, “tefeciliğin” utancını, karısı Dida’nın şımarıklıklarına tahammül edemediğini anlayacak ve her şeyi terk edip gitmek isteyecektir. Bunun için öncelikle zenginliğinden kurtulması gerekir. Ne var ki toplumsal kurallar buna engel olacak ve Moscarda deliliğe sığınacaktır...

Filozofça
Pirandello’yu ilk kez sahaflardan bulduğum -1941 baskılı- Güneş ve Gölge adlı hikaye kitabıyla tanımış ve çok etkilenmiştim. 80’li yıllar. Başka kitaplarının izini sürdüğümde Varlık Yayınları’ndan çıkan Gölge Adam ve Karımın Kocası geçti elime. Sonra Altı Adam Muharririni Arıyor adlı oyun kitabı. Biraz daha derinlemesine araştırdığımda Pirandello’nun ilk çevirisinin Kanaat Kitabevi tarafından 1933 yılında yayımlanan Aptal’ı olduğunu öğrendim. Ancak bu kitap hiç geçmedi elime. Ve son olarak, Taviani Kardeşler’in Pirandello’nun dört hikâyesinden uyarladıkları “Kaos” adlı sinema filmini de sinema-edebiyat ilişkisi açısından mükemmel bir örnek olarak not etmek gerekiyor.

Pirandello’nun Vitangelo Moscarda tiplemesinin Dostoyevski’nin “Yeraltı Adamı”ndan Kafka’nın, Musil’in, Sartre’ın, Camus’nün roman kahramanlarına bağlanan çizgide bir yerlere yerleştiğini söyleyebilirim. 20. yüzyılın toplum tarafından kuşatılmış bireyinin bunaltısıdır anlatılan. Elbette İtalyan tarzı yorumlamasıyla mizahı öne çıkarıyor Pirandello. Moscarda Dostoyevski’nin öfkeli adamının parodisi sanki. Ancak parodi öğesi tartışılan meselelerin ciddiyetini ve önemini azaltmıyor.

Neredeyse bütün eserlerindeki temaları temize çekerken, Pirandello’nun tartıştığı asıl mesele gerçeğin ne olduğu, nasıl algılandığı, bunun bireylerdeki karşılığı... Böyle bir eğilimin çağın düşünce akımlarıyla, rölativite teorisi ya da Freud’un bilinçaltı öğretisiyle yoğrulduğu düşünülebilir. Ancak Pirandello’nun hikâyelerindeki bilinç ve bilinçdışı çatışması toplumsal etkenlere -ahlaka, kurumlara, değer yargılarına, maddi varlıklara- sıkı sıkıya bağlıdır.

Yabancılaşma ile ilgili tespitlerin ise varoluşçuluğun erken bir yorumu olduğunu söyleyebiliriz. Moscarda yalnızlığı gerçek kimliğini bulmak için seçmiştir; kendisine o zaman dek yön veren dış itkilerden sıyrılmak, düzene ayak uydurmamak ve böylece dehşetle farkına vardığı yabancılaşmayı aşmak ister. Ne var ki eyleme geçtiği anda karşısına dikilen toplumsal güç karşısında yegâne direniş noktası delilik olacaktır.

Çok eskilerde yazılmış çağdaş bir roman Biri, Hiçbiri, Binlercesi. Bireyin hâlâ baş etmekte zorlandığı sorular etrafında kurgulanmış evrensel bir anlatı. Kişi ve yer adlarını değiştirdiğinizde -sadece bir kredi kartı ya da telefon kattığınızda kahramanın cebine- göreceksiniz ki zaman ve mekânın önemi kalmayacak, hikâye gücünden, gerçekliğinden hiç bir şey yitirmeyecek. Şu satırlar mesela, duygularınıza tercüman olmuyor mu?

“Zaman, uzay, ihtiyaçlar. Şans, kader, kısmet; hepsi hayatın tuzakları. Peki ya siz bu hayatın içinde olmak istiyor musunuz? Sorun burada. Bir şekilde tuzağa yakalanmışsınız ve ha orada ha burada, isteseniz de istemeseniz de var olmak zorundasınız. Ve var olduğunuz sürece, içinde bulunduğunuz şeklin cezasını çekecek, sorumluluğunu taşıyacaksınız. Kaçarı yok. Katlanmak zorunda olduğunuz durum, size bir jest gibi sunuluyor. Ancak bir an katlanabileceğiniz bir şaka gibi.”

Çağdaş bireyin erken tahlilini yaparken Pirandello öykü, oyun yazarı ve romancı yanlarını bir araya getirmiş. İçe ve dışa dönük keskin gözlemlerini insana ve topluma dair donanımıyla felsefe yapmadan ama filozofça hikâye ederken yalın, düzgün ve anlaşılır bir dil kullanıyor. Mizah öğesi dilde değil anlattığı olay ve durumlarda çıkıyor ortaya. Asıl ortaya çıkansa Pirandello’nun yazarlık mertebesi...

I. Dünya Savaşı bir başka acıyı yaşatır
Pirandello’nun savaşa katılan oğlu uzun süre esir kalır. Savaş bitiminde karısının hastalığı artar, hastaneye yatırılması kaçınılmaz olur. 1925’te Mussoli’nin desteği ile Roma Sanat Tiyatrosu’nun yönetmenliğine getirilmesi maddi açıdan rahatlama sağlamakla birlikte aslında faşistlerden nefret eden Pirandello’yu daha da mutsuz kılacaktır. Bu görevlendirme bir yandan dünya çapında ün sağlarken diğer yandan anti-faşist çevrelerin tepkisine yol açar. Öte yandan faşist harekete ve faşist edebiyatçılara gizlemediği nefreti yüzünden oyunları tutucu kesimler tarafından boykota uğrar. Buna karşılık halk, özellikle Sicilyalılar tarafından çok sevilen bir yazardır. 1934 yılında ise Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Ölümünden sonra yazarın popülerliğinden yararlanmak isteyen Mussolini cenazesini ulusal bir törenle kaldırmak isteyecek ancak oğlu, babasının vasiyetine bağlı kalarak teklifi geri çevirecekti. 1934 yılında ölen Pirandello’nun bir cümleden ibarettir; “Kimse gelmesin cenazeme, cesedim yakılıp rüzgârlara ve eğer mümkün olursa, Sicilya’daki denizimize savrulsun...”

BİRİ, HİÇBİRİ, BİNLERCESİ
Luigi Pirandello
Çeviren: Fuat Sevimay
Aylak Adam Yayınevi
2013, 167 sayfa, 13 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR