scorecardresearch.com “Yaşamı yaşamamışlar yönetmemeli” Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

“Yaşamı yaşamamışlar yönetmemeli”

Cem Selcen: Artık tek kişilik dinlerimizi kurma gerekliliğini konuşmalıyız. Yalnızlık bir bakış açısıyla tohumdur. Yalnızlık olmasaydı hiçbir şey olmazdı.

24.08.2013 10:05

BEDİA CEYLAN GÜZELCE

“Yaşamı yaşamamışlar yönetmemeli”FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Cem Selcen’in yeni kitabı Tek Kişilik Din, bir yazar ve başkomiserin sır dolu bir cinayetin peşinden sürüklenişlerini anlatıyor. Elbette bu kadar değil. Tek Kişilik Din yalnızların yok olduğu bir dünyanın ne denli tehlikeli olabileceğini, yalnızların küstürülmesi durumunda yaşamın ne denli çekilmez bir hal alacağına dair tespitlerle dolu.

“Tek kişilik din” bana göre çok derin göndermeleri olan bir isim. Kitabın ismini nasıl belirlediniz?
Yalnızlık üzerine, yalnız birinin yolunu araması üzerine yazmaya başlayınca ya “yalnızlık” ya da kitabın hikâyesinin de götürdüğü gibi “tek kişilik din” olacaktı adı. Melamilik ve Quakerlık üzerine okumalar bu ismi kesinleştirdi. Çünkü bu daha iddialı olsa da, belki de artık tek kişilik dinlerimizi kurma gerekliliği üzerine konuşmamız gerekiyor, diye düşündüm.

Başkarakteriniz bir yazar ve tuhaf bir cinayetin peşine düşüyor. Ama işin içine felsefeyi, psikanalizi de katarak.
Burada, şehirlerin içine serpilmiş olarak, bu karakter etrafında yaşayıp duruyoruz. Tabii ki ben dahil... Onun kitap içinde şu ya da bu yolla ifşa ettiği köklerin çoğu benim de beslendiğim kökler. Belki benzerlerimin de.

Bir başka ana karakter de bir başkomiser yani bir polis. Bu başkomiserin gerçek hayatta duygu olarak karşılığı nedir?
Başkomiser karakteri, aslında bir zamanlar tanıdığım bir polis üzerinden gelişti. Kendi üzerine de düşünen, “neyim ben?” diyen ama görevini de görev gibi yapan biriydi. Aslında o içeride kalan yalnız. Biraz gizli. Yalnızlığının üstüne basmış, toplumla uyumunu yaptığı görev üzerinden sağlayan biri. Bizim yazarsa bunalımıyla arayışıyla ortada, dışarıda.

Bir yazar ve bir polis. Sizce gerçek hayatta birbirine karşı nasıl konumlanan iki karakter?
Biz kişilik meselesinde pek tembel olduğumuzdan insanları genel klişeler ve şablonlar üzerinden okumaya meyilliyiz. Polisler, dindarlar, Atatürkçüler, Tokatlılar, hizmetçiler vs. Bunların geçmişten gelen verileri yeterli onun ne olduğunu belirlemek için. Suç ve suçlu için de öyle. Onların arasındaysa suçlu. Ya da ordaysa o da bu. Bu kolay elbette. Devlet başından beri böyle yargıların arkasından toplumu ikna ediyor. Ya da gözünü kapamasını sağlıyor. Bu ülkede hep kurunun arasında yanıp gidiyor yaşlar. Onun bir kişi, tek başına, dünyada biricik olması pek önemli değil. Çünkü cemaat okumaları buna izin vermiyor. Şimdi, polis ve yazar deyince, genel akıl seni neye mahkûm etmişse osun bu ülkede. Bu gerçek hayat... Hayır, aslında daha gerçek olan her birinin kendi başına biri olduğu.

Beni çok etkileyen bir cümle var kitapta. “Dünyaya –yani ötekilere gün gelip de saklanmamız gerektiğinde izlerimizi, yolumuzu öyle hemen bulamasınlar diye devamlı bir şaşırtmaca vermek zorundayız” diyorsunuz. Bu şaşırtmaca günlük yaşamda nasıl karşımıza çıkıyor?
Her birimiz, kendimiz olmaktan çok, başkasıyız ötekinin gözünde, hele böyle baskıcı ülkelerde daha da fazla. Kendimizi onun gözüne göre kurmalıyız. Her sabah dışarı çıkmadan, ne dışarısı, daha yataktan kalkmadan toplum karşısında nasıl durman gerektiğini içinden tekrarlayıp başlarsın hayatına. İyi bir yalnız, tek tek düşünmek zorunda atacağı her adımı, kendini saklayacağı her kovuğu yavaşça kapamak... O alta saklanan kişilikler aşağı çekiyor her şeyi. Birbirimizle her gün daha da yüzeyde karşılaşıyoruz.

Romanda ciddi bir “yalnızlık” tarifi ya da tasviri var. Yalnızlık hayatlarımızda nasıl bir yeri işgal ediyor? Onunla kavgalı mıyız, barışık mıyız genelde?
Şimdi bir kabulle başlamak gerek, hepimiz yalnız mıyız? Evet. O zaman ne yapacağız? Sorun, kitapta da dendiği gibi neden buradayız değil artık. Yalnızlıklarımızla ne halt edeceğiz? Kendimizi, yalnızlığımızı unutmak için çeşitli çarelere başvurabiliriz elbette. O çarelerle kendimizden geçebiliriz. Orgazm olabilir, durmadan bağırabilir ya da kendimizi bir cemaate teslim edebiliriz mesela. Vecd ayinlerine gidip bir an unutabiliriz her şeyi. Peki! Ama o doğası gereği her gün derinleşen, insana her seferinde daha az gelen yollar başka bir mahkûmiyete yol açmıyor mu?  Hem yalnız hem daha özgür olamaz mıyım? Aynı zamanda da adam gibi kuyruğu dik tutup yaşayamaz mıyım? Kendimin yalnız, karşımdakinin de aslında yalnız olduğunu düşünerek içeriden bir yol var mıdır acaba? Tek başına olan, kendi doğrularıyla bir hayat kurup, yönetilmeye ihtiyaç duymadan yaşayamaz mı?

“Yalnızlık olmasa, toplum da olmazdı” diyorsunuz bir yerde. Olmaz mı hakikaten?
Evet, onu yazar diyor bir yerde. “Toplum” denen kaotik organizmayla, hayal gücü elinden alınmış, tektip yaşayan insan grupları farklı şeyler.  Askeri birlikler her ihtiyaçlarını kendileri giderseler de toplum değildir mesela. Yalnızlık hayal gücünü besleyendir. Bir diğerini gördüğümüz gözdür. Hiç yalnız olmayan dar kafalılarla askeri birlik bile inşa edemezsiniz. Yalnızlık bir bakış açısıyla tohumdur. Tanrı peygamberlerle yalnızken konuşur. Yalnızlık olmasaydı hiçbir şey olmazdı, olmaz da.

“Her yer Toki her yer Çin graniti”
Yıllarca başta Beyoğlu olmak üzere, birçok yerde mekân işlettiniz. Örneğin Sefahathane... Beyoğlu esnafı son zamanlarda farklı şekillerde gündemde. Siz nasıl buluyorsunuz Beyoğlu esnafının genel profilini?
Aslında bu soruyu Elmanın Suçu’ndan sonra sormalıydınız. Orada “Pera2 denen gavur elinin nasıl yüzyıllarca ele geçirilemediğine de değinmiştim. Hâlâ orada gözler. 6-7 Eylül’den bu günlere hep öteki mahalle orası. Ayrı olanı da kendi zenginliği, neşesi olarak görmeyince, onlar da “her yer Toki her yer Çin graniti” diye bağırıyor. Bir cemaatin nasıl yaşaması gerektiği çok belli olunca, etraftaki herkes böyle yaşamalı zannediliyor. Bu sıkıcı baskıdan tabii ki ötekinin yuvaları zarar görüyor önce. Biz 1994’te bir Beyoğlu Festivali yapmıştık hatırlayan varsa, o zamanki belediyeler, şimdikilerin anası olanlar yani, ‘meyhanelerin camlarına siyah örtü çekilecek’ dediklerinde şu yanıtı verdik, bu yaşamımıza bir saldırıdır. İş, çıkıp nasıl yaşamak istiyorsan öyle yaşamaktır. Beyoğlu bu karnavalı yaşamak isteyenlerce dolduruldu ve o karardan da vazgeçildi. Ama şimdi işler karışık, daha usta bir ayıklanmadan geçiyoruz. Mimariden genel pazarlıklara işlerin ön çalışması daha büyük tutulmuş durumda. Aslında kendi neşelerini bile yok eden bu ayıklanma, tatsız tuzsuz bir topluma sürüklüyor hepimizi. Burada Beyoğlu ve esnafı yok olmasın denecekse herkes çıkar ve nasıl yaşamak istiyorsa yaşar. Meyhanesine gider, dansını eder, tiyatrosuna sinemasına gider ve nasıl istiyorsa da öyle giyinir. 

Peki Gezi Parkı’na AVM yapılsa, Beyoğlu esnafı bundan kârlı mı çıkardı, zararlı mı? Bir de hep kâr zarar ilişkisi mi kuracağız böyle?
Nerden bakacağız bu işe? Kârdan mı? Hangi AVM’nin etrafındaki esnaf kârlı çıkmıştır. Yaşamdan mı? Yaşamı, yan yana konabilen lego taşları gibi görünce, bir de kafanızda genişlikleri kalmamış ideoloji parayla cilalanınca, haldır diye, orada yüz yılda oluşmuş dokuyu yıkıp, yerine bilmem ne taklidi bir bina dikebiliyorsunuz. Yaşamı yaşamamışlar yönetmemeli. Kitapta da bahsettiğim, 12. yüzyılda yaşamış İbn Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’ı dünyaya dokunmadan yaşaması gerektiğini çözüyor tek başınalığı içinde. Onunla öyle uyum kuruyor, Tanrı’yı öyle buluyor. Ve biri oluyor.

TEK KİŞİLİK DİN
Cem Selcen,
Sel Yayıncılık, 2013
208 sayfa, 14 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR