scorecardresearch.com Ve biz hâlâ buradayız Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Ve biz hâlâ buradayız

Tom Perrotta Kalanlar’da, açıklanamaz bir olayın dehşetiyle örülü bir atmosferi betimlerken, varoluşun temel sorularını ele alıyor. Görünürde açıklaması olmayan bir toplu kayboluş vakası bu.

17.10.2014 00:45

CİHAN ERKEN

Ve biz hâlâ buradayızTom Perrotta’nın Kalanlar’ından uyarlanan dizi The Leftovers ekranlarda.

Gidenlerin ardından geride ne kalır? Çağdaş Amerikan yazınının usta kalemi Tom Perrotta, Kalanlar’da batmakta olan bir dünyada derin bir boşluk içinde kalmaya mahkûm olanları anlatıyor, varoluşun usul dehşetini ince ince işliyor. Kayıpları bir kenara koyan yazar, kalan sağların ahvalini, bir Amerikan banliyösünün sınırları içinde sayfalara taşıyor. Lost dizisinin yaratıcılarından Damon Lindeloff’un önderliğinde HBO kanalı için televizyona da uyarlanan Kalanlar, bugün, bu çağda, bunca hızla akan dünyada varoluşun katmanlarını ustalıkla aralıyor.

Kalanlar, dünya nüfusunun bir kısmının, bir anda öylece sırra kadem bastığı, “Ani Yolculuk” adı verilen hadisenin sonrasında başlıyor. Eleştirmenler, romanın bir 11 Eylül metaforu olarak ele alınabileceğini belirtmiş olsa da, başlı başına bir varoluş sorgulaması olarak değerlendirilmesi gereken, herhangi bir başlık altına itilemeyecek denli geniş çağrışımlı bir metin.

Türkçede yayımlanmış Aşk Bir Varmış Bir Yokmuş ve Yatak Odası Dersleri gibi romanlarında Amerikan banliyölerinin görünürdeki sarsılmaz hayat vaadi ardındaki zemini eşeleyen Perrotta, Kalanlar’da doğaüstü bir fenomenden yola çıkarak kuruyor anlattığı evreni. Görünürde açıklaması olmayan bir toplu kayboluş vakası bu; ama geride kalanlar, en azından bazıları, Hıristiyan öğretilerinden muafiyetçiliğin savunduğu Vecd Günü geldiğinde, sevgili ve günahsız kulların kopacak kıyametten yedi yıl önce Tanrı katına alındığında ısrarlı. Büyük, toplumsal bir felaketin ardından dini duyguların kabarması beklenmedik sayılmaz ama Perrotta’nın tasvir ettiği kayboluş hadisesi, Vecd Günü inancına sadık olanları bile zorlayacak, bu gerçekleşenin dini öğretilerde yer alanla aynı olup olmadığını sorgulatacak bir nitelik barındırıyor: Zira romanda sırra kadem basanların çoğu, değil Hıristiyan olmak, türlü “günahla” anılan, dolayısıyla “Tanrı katına” alınmalarına anlam verilemeyecek, sıradan insanlar.

Bu sarsıcı, açıklaması olmayan kayboluş vakası, romanın dayandığı temeli oluşturuyor; hadisenin gizemi bir yana, hayatın her şeye rağmen kaldığı yerden devamı, sıkı sıkıya örülmüş bu sıradan hayatlar evreninin yapıtaşlarını sarsıyor.

Sıradanı yücelten, olanca banalliği ile tanıdık bir banliyö evreni Perrotta’nın kurguladığı... Sıra sıra, benzeşik evler, bir örnek posta kutuları, beyaza boyalı çitler. Öyle bir sıradanlık ki bu, kişi, sıra dışı bir olayın başına gelmeyeceğine ikna dahi olabilir. Dünya, tam da burada, banliyönün bu yanıltıcı sahnesinde, gerçekleşen felaketin anlamlandırılması mümkün olmayan bir noktasında kararıyor, sağ kalanlar için cehenneme dönüyor. Medeniyet, birkaç saniyelik bir fenomenin ardından, geride kalan soru işaretleriyle çöküp dağılıyor. Geriye, bir tiyatro sahnesinin derme çatma dekoru ve bitince yitecek hayatlardan başka bir şey kalmıyor. Banliyönün muntazam çitleri, koca evleri ve ışıltılı görünümünün ardında teselliden yoksun, varoluş sefaletiyle çürüyen insancıklar duruyor. Yalnız, kopuk ve ümitten yoksun halde, yaşamaya devam eden insanlar. Nihayetinde ölecek, kendi medeniyetlerinin çöküşüne şahit olmadan, nereye gittiklerini bilmeden bu dünyadan göçecek olan biçareler.

Perde inerken...
Perrotta’nın ustalığı, banliyö evrenini bu gizemli vakanın akabinde bire bir resmetmesinde değil, sıradan karakterlerinin girinti ve çıkıntılarını olanca insancıllığıyla tanımlayabilmesinde yatıyor. Her karakter, varoluşunun acısını, geride kalmışlığın utancını kendine özgü ve benzersiz biçimde taşıyor sırtında; bu yükü taşımakla kalmıyor, onca ağırlığın altında yaşam mücadelesini sürdürüyor. Kalanlar’ın en ilginç karakteri, bu yeni kıyamet düzleminde Amerikan girişimciliğine mükemmel bir örnek olan Aziz Wayne belki de. Bu karanlık, ürkütücü dünyanın yeni “mesihi” insanlara sarılarak acılarını kısa süreliğine yok edebildiğini, kayıpları unutturabildiğini iddia ediyor; trajikomik esasında, çünkü kendi acılarını dindirmeyi başarmış değil, çünkü açıklanamayan, nedeni bilinmeyen bir olayın ardından kalan boşluğu doldurmak, esasında olası değil. Ama gösteri sürüyor, perde inene değin ve perdenin nasıl, ne zaman, ne kadar hasarla ineceğini hiç kimse bilmiyor.

Perrotta, Kalanlar’da, açıklanamaz bir olayın dehşetiyle örülü bir atmosferi betimlerken, varoluşun temel sorularını okurun önüne bırakıyor. Gizemi aydınlatmak ya da açıklamak, bu gizemli hadise bir yana, insanın varoluşunun ne anlama geldiğini irdelemek, yazarın gündeminde değil. Perrotta’nın odaklandığı esas unsur, hayatın, geride kalanlar için devam ediyor olması ve devam eden hayatların, her şeye rağmen “yaşanması.” Katlanabilmek için çeşit çeşit hikaye uydurduğumuz, türlü oyalanma mekanizmasıyla kendimizi avuttuğumuz, tutarsızlıklara, anlamsızlıklara inat var olduğumuz bu dünyada, Perrotta, soruların önemini yadsımasa da, cevaplar olmadan da devam edilebileceğini, insana özgü bir ateşin sönmeden yanabileceğini gösteriyor... Umut denen ve kaynağı açıklanamayan bir ateş bu; karanlıkları aydınlatacak denli güçlü bir ışık vaat etmese de, yaşama devam etmeyi mümkün kılıyor. Her şeye rağmen.
Ve biz, biz hâlâ buradayız.

İnkâr, öfke, pazarlık, bunalım ve kabul
Tom Perrotta, New York Times’a verdiği söyleşide, kitabın Tanrı’nın varlığından emin olmayan bir agnostiğin gözünden kıyameti anlattığını söylüyor. Kıyametten ziyade, kıyametten sonrasını anlatıyor oysa, evrene savruluvermiş olmanın sefaletini, ölümün, kayboluşun hükmünde yaşamın imkânsızlığını. Kitabı yine New York Times için değerlendiren Stephen King, Kalanlar’ın, “sıradan insanların sıra dışı ve açıklanamaz olaylar karşısındaki tepkilerini, inancın nasıl da kolayca, fark edilmeden fanatizme dönüştüğünü” ele aldığını belirtmiş. Fanatizm, felaket karşısında tutulan yollardan sadece biri; tam aksine, spektrumun öteki tarafına geçip inancı kaybetmek, bir anlamsızlık enginine düşmek de işten değil. Bir tarikata katılıp ölmeyi beklemek, suskunluk yemini edip bir kenara çekilmek ya da partiden partiye, bardan bara koşup şişelere sarılmak, olan biteni inkar etmek ve hayata hiçbir şey olmamış gibi devam etmek, aynı sefaletin, aynı soru işaretlerinin farklı tezahürleri, o kadar. Psikolojide Kübler Ross Modeli adıyla bilinen şablona göre örneğin, kaybın beş aşaması var geride kalan için: sırasıyla inkar, öfke, pazarlık, bunalım ve kabul; oysa Kalanlar’da sadece kayıplar değil, bir paradigma kayması, sarsıcı bir aydınlanma da söz konusu: evren, eski evren, Tanrı ise eski Tanrı değil ve karakterler neden yaşadıklarını, neden geride bırakıldıklarını dahi bilmiyor. Varoluşun sefil dehlizlerinde, başlarına gelecek felaketleri öngörmekten aciz, sıralarını bekliyor. Yaşayarak elbette, zira yaşam, olanca sakilliğiyle, iniş ve çıkışları ile devam ediyor... Her zaman olduğu gibi.

KALANLAR
Tom Perrotta
Çeviren: Berrak Göçer
Siren Yayınları
2014, 360 sayfa, 22 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR