scorecardresearch.com Üç uzun gün Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Üç uzun gün

Whitehead, eleştirisini bir korku hikâyesi klasiğine yedirmeyi başarmış. Iskalanmaması gereken bir roman.

14.11.2014 01:20

Üç uzun gün

Bölge Bir romanında dünyanın çehresini değiştiren bir kıyamet hikâyesi anlatıyor Colson Whitehead. Korku sinemasının ve popüler kültürün kullanmaktan hiç vaz geçmediği, son yıllarda TV dizileriyle yıldızı yeniden parlayan insan yiyen “zombi” temasını tersyüz etmiş. Hastalığı kapanların yaşayan ölüye dönüştüğü, sağ kalanların yeni bir düzen kurmak için uğraştığı bu ölüm kalım savaşı günümüz dünyasının çarpıcı bir metaforuna dönüşüyor.

Cuma günü başlayıp pazar günü sonlanan bir hikâye. Yer, New York; Manhattan Adası. Zaman belirsiz; ancak günümüzün çok uzağında olmadığını anlayabiliyoruz. Roman kahramanı Mark Spitz lakaplı bir süpürücü. Süpürücülerin görevi ise askerlerin temizledikleri alanlarda gözden kaçan leşleri ve “kopukları” yok etmek.

Mark Spitz bir yandan ekip arkadaşlarıyla birlikte çokkatlı binaların labirentlerinde yaşayan ölüleri avlarken bir yandan da olayların gelişimini anımsıyor: Vasatın en mükemmel, tipik örneklerinden birisidir Mark Spitz. Hayatının her aşamasında engelleri sarsılmaz bir yeterlilikle aşmış, eğitimini anaokulundan ortaokula ve liseye değin ne iftihara geçerek ne de sınıfta kalarak tamamlamış, Amerikan tarzı yapılacak işler listesiyle hiç sorun yaşamamıştır. Mecburi şeylerde zorlanmamaya yönelik tuhaf becerisiyle vasat bir hayatı sorunsuzca sürdürürken perde kapanmış, hayatı bir ölüm kalım savaşına dönüşmüş, yaşamak için önüne çıkan leşleri yok etmekte, başkalarından daha hızlı kaçmakta ustalaşmıştır.

O, anne ve babasının dönüşümü de dahil, pek çok dehşetli ana tanıklık etmiş, oradan oraya kaçmış, kah kentlerde kah çiftlik evlerinde saklanarak hayatta kalmayı başarmış ama hastalığın başladığı “Son Gece”nin travmasını üzerinden atamamış bir adam. MAZİ veya açılımıyla Marazi Zihin İlleti diye bilinen psikolojik sorunlardan mustarip. Kendisini insanlardan ziyade yaşayan ölülerin bir türü olan kopuklara benzetiyor, bir hayalete. Ve “utancı, vicdan azabını ve eylemlerini içgüdüden çok daha üstün şeylerin yönlendirdiği zamanları özlüyor”.

Bütün dünyaya yayılan salgınla baş etmeye çalışanlar kısa zamanda -eskisini model alan ama daha militarist, yeni bir düzen kurmaya başlamışlar. Buffalo adlı yeni merkez örgütlenmeyi sağlamış ve “geçici bürokrasi böylece, âdeti olduğu üzere, çılgınlığın aminoasit göllerinden yükselmiş”. Buffalo’nun en iyi becerdiği iş sağ kalma işinden yeni bir marka yaratmak, reklam sloganlarına benzer sloganlar üreterek kalanların moralini artırmak. Hastalık kapmamış gruplar arasında artan dayanışmaya, leşlerin saldırılarının ve görülmelerinin iyice seyrekleşmesi de eklenince eski Amerikan iyimserliği hortlamış, “Amerikan Ankası Küllerden Doğuyor” sloganı yaygınlaşmış. Mark Spitz ve ekibinin dünyanın eksiksiz bir modeli olan Manhattan’ı temizlemesi de bu sloganın içini doldurmak için planlanmış bir strateji.

Askerler ve süpürücüler Manhattan sokaklarında, batakhanelerinde, gökdelenlerinde, metro hatlarında önlerine çıkan herşeyi -saldırgan leşleri, dona kalmış zararsız kopukları- yok ederek ilerlerken aynı umudun peşindeler. Ne var ki yaşayan ölüler denizinde yüzmek, reklam sloganlarının yaydığı iyimserliğin aksine, hiç kolay olmayacak. Biraz uzun ama romanın karakteristiğini çok iyi yansıtan bir alıntıya yer vermenin tam zamanı;

“Caddeye dolan kalabalıkta her ırk, her renk ve inanç temsil bulmuştu. Kentin söylencesi haline gelmiş erime potası uyarınca, eskisi gibi. Kent, hikâyenize, kendinizi nasıl yeniden yarattığınıza aldırmazdı; soyuna, kanına, anavatanlarına, ceplerindeki paraya bakmadan her göçmeni, mücadelesiyle birlikte içine alırdı. Salgın da ayrım gözetmiyordu; kanınız ya anında yeniliyor ya biraz daha dayanıyor ama sonunda mutlaka yeniliyordu. Genci, yaşlısı, yerlisi, yeni geleni. Ten renginin açıklığı veya koyuluğu, tanrılarının adları ya da yokluğu fark etmiyordu; çoğu çabalamış, didinmiş ve kendi minik insanlıklarınca sevmişti. Artık hepsi çoklukla ağız ve parmaklardan ibaretti; yumuşacık oyuklardan bağırsak söken parmaklardan ve ele geçen insanları, kendileri gibi, ölüler gibi bireysellikten yoksun, macunlaşmış et kıvamına gelene, farklılıkları eriyene dek parça pinçik somurup yutmaya yarayan ağızlardan. Artık konuşmayı beceremiyorlardı ama aldırmıyor, kentin sâkinlerine, yüzlerce yıl önceki ilk yerleşimcilerden garnizonun darmadağın sağ kalanlarına dek her zaman söylediğini, salgının sıçradığı ilk insandan metruk toprakların son kurbanına kadar tüm konuklarına daima söylediğini tekrarlıyorlardı: Yutacağım seni.”

Buna yaşamak mı denir?
Romero’nun kült filmi “Yaşayan Ölülerin Gecesi”nden sonra tekrarlana tekrarlana bıkkınlık veren, kabaca iyilerle kötülerin mücadelesine indirgenen yaşayan ölüler temasının akla korku türünü getirmesi kaçınılmaz. Son yıllarda sinema ve diziler sayesinde yeniden pişirilip izleyici önüne konulan yaşayan ölü maceraları barındırdıkları şiddetle “korkunç” nitelemesini hak ediyorlar. “Korkunç”un yanına “iğrenç”i de eklemek gerekir. Ama asıl iğrenç olan her yanından fışkıran faşizan ideolojilerinde. İnsanları ölüler ve yaşayanlar ya da hastalıklı ve sağlıklı ikilemine sıkıştıran, giderek bu ikilemin normal ve normaldışı, modern ve premodern ikilemlerini çağrıştırmasını sağlayan kurgu içerisinde ölülerin öldürülmesini meşrulaştırılıyor. Asıl meşrulaştırılan kendi normlarının dışında kalanların yok edilmesidir ki söz konusu normdışılık  -ırk, dil, din, cinsten tutun da yoksulluğa kadar genişleyen- pek çok alana yayılabilir.

Whitehead’in ilk romanı Asansör’ü okumayanlar Bölge Bir’i ilk eline aldıklarında alışılageldik “yaşayan ölü” şablonlarına rastlayacağını düşünebilir. Oysa Whithead söz konusu şablonların farkındalığıyla, dahası bu şablonlara ve şablonların barındırdığı zihniyete duyduğu rahatsızlıkla kurgulamış hikâyesini. Popüler türleri tersyüz etmesini iyi biliyor Whitehead. Asansör’de toplumsal eleştirisini polisiye bir hikâyeye yedirmişti. Bu kez korkuyu kullanmış. Ama her iki romanında da asıl öne çıkan Whitehead’in keskin gözlemleriyle açığa çıkardığı günümüz insanının yaşadığı hayat tarzı oluyor. Daha doğrusu bu hayatın, düzenin işleyişi, beyhudeliği...

Bölge Bir’de salgın sonucu yayılan “ölülük” halini kullanıyor ama söz konusu ölülüğün daha öncesindeki “canlılıkla” farksız olduğunu sezdiriyor. Bir adım daha attığımızda çizilen  kıyamet tablosunun bilinmeyen bir geleceği değil tam da günümüzü resmettiğini, toplum dediğimiz kalabalığın yaşayan ölülerden ibaret olduğunu anlıyoruz. Üstelik kötülük ve tehlike sadece hastalığa yakalanmış, leşe dönmüş varlıklardan kaynaklanmıyor. Kötülük bu toplumun içinde saklı...

Whitehead çokkapsamlı eleştirisini bir korku hikâyesi klasiğine yedirmeyi -dilin imkânlarını sonuna kadar kullanma ustalığı sayesinde- başarmış. Karakter tahlilleri, olay anlatımları eşya ve mekan tasvirleriyle mükemmel bir kıyamet atmosferi yaratıyor. Okuru o kıyametin içine, yaşayan ölülerle birlikte yaşadığı gerçeğiyle yüzleştiriyor. Bölge Bir ıskalanmaması gereken bir roman.

BÖLGE BİR
Colson Whitehead
Çeviren: Algan Sezgintüredi
Siren Yayınları
2014, 280 sayfa, 22 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR