scorecardresearch.com Türk-Ermeni sorununda çok yalan var Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Türk-Ermeni sorununda çok yalan var

Deneyimli gazeteci Haluk Şahin, Unutulmuş Bir Suikastın Anatomisi kitabında 1973’te Ermeni kökenli bir Amerikalı tarafından öldürülen ilk Türk diplomatlar Mehmet Baydar ve Bahadır Demir suikastının izini başarıyla sürüyor.

26.04.2016 14:05

ERKAN AKTUĞ erkan.aktug@radikal.com.tr

Türk-Ermeni sorununda çok yalan var

Mehmet Baydar ve Bahadır Demir’i hatırlayan var mı? Hazin bir öykü bu... Geleceği parlak bu iki Türk diplomat, 27 Ocak 1973’te ABD’nin Santa Barbara kentinde 77 yaşında Ermeni kökenli bir Amerikalı Gürgen Yanıkyan tarafından öldürülmüştü. 1990’ların başına kadar devam edecek, 34’ü diplomat 90 kişinin ölümüne neden olacak Türk diplomatlar ve ailelerine yönelik suikastlar zincirinin ilk halkasıydı bu. Usta gazeteci Haluk Şahin, Destek Yayınları’ndan çıkan Unutulmuş Bir Suikastın Anatomisi kitabında bu ilk suikastın izini sürdü. Gizliliği kalkan FBI raporlarını ve mahkeme tutanaklarını inceleyen Şahin, ortaya sıkı bir polisiye gibi okunan ve “soruşturmacı gazetecilik kitabı dediğin böyle olur” dedirten bir kitap çıkardı. Şahin’le kitabını konuştuk.

Unutulmuş Bir Suikastın Anatomisi’ni yazmaya ne zaman, nasıl karar verdiniz?
Kimi kitapları yazmayı siz seçersiniz, kimi kitaplar ise yazılmak üzere sizi seçerler. Bu kitap beni seçti. Bana kumpas kurdu! Ağrı Dağı eteklerinde adı Sürbahan olan bir köyde bir subay-öğretmen ailenin çocuğu olarak doğmuşum, California’da Bahadır Demir’le arkadaşlık etmişim, 301’zedeler olarak Hrant Dink’le ahpab olmuşum, Santa Barbara’ya sık sık gitmişim, elime gizliliği yeni kalkmış FBI raporları geçmiş, Bahadır’ın eşi Sina bana yardım etmeyi kabul etmiş, konunun uzmanı genç tarihçilerin bulguları önüme serilmiş... Bu kitabı ben yazmayacağım da kim yazacak? Tüm mekânlara gidip inceledim. İki yılımı aldı. Borcumu eda ettim.

Araştırma kitapları genelde sıkıcı olur. Ama sizin kitabınız sıkı bir polisiye gibi son derece akıcı... Hikâye şeklinde yazılan uzun bir haber gibi. Belge kutuları var, hayal kutuları var... Kitabın tarzına nasıl karar verdiniz?
Ben edebiyat kökenli bir gazeteci-yazarım. Haberin ve köşe yazısının rahatça okunmasına, hatta edebi bir tat bırakmasına hep önem vermişimdir. Bunun için hikâyenin bütününü görebilmek, malzemeyi ona göre yerleştirmek gerekir. Burada filmi çekilebilecek müthiş bir cinayet ve mahkeme malzemesi var... Okuyucu parçalı metinleri seviyor, kutular ondan. Örneğin Yanıkyan’ın polisteki ilk sorgusunu tek kelime atlamadan verdim; istedim ki, okur gerçekliği en ham haliyle görsün ve zaman içinde nasıl olgunlaştığını anlasın. Olgusal gerçekliğin tek katmeriyle yetinemeyiz, yanılabiliriz, hep daha altlara bakmalıyız, araştırmacı-soruşturmacı yaklaşım bunu gerektirir. Katmerler kaldırıldıkça olgular demleniyor, büyük resim belirmeye başlıyor.


“Arkadaşım Bahadır öldürülmeseydi arkadaşım Hrant da öldürülmeyecekti” diyorsunuz kitapta. İkisinin de arkadaşınız olması kitabı yazarken sizi nasıl etkiledi?
Bir oradan bir buradan... İkisi de, masum, insancıl, düzgün insanlar. Asıl sorumlunun, arka plandaki nefret sisi olduğunu daha iyi ne anlatabilir? Bahadır Demir ve Mehmet Baydar 1973’te öldürüldüğünde Türk toplumunda Ermenilere karşı olumsuz bir tavır yoktu. Bu yüzden anlamakta zorluk çektiler. Tekil bir olay, bir “çılgınlık” olarak nitelediler. Ancak 1975’te başlayan ve 20 yıl süren Ermeni terör örgütlerinin eylemleri bunu değiştirdi. 34 Türk diplomatı öldürüldü, onlarcası yaralandı. Medya yıllarca bu kanlı eylemlerden yola çıkarak “kalleş Ermeni” haberleri yaptı. Ermeni sözcüğü bir hakarete dönüştü. Hrant da Türkiye’de Ermeni öldürmenin kahramanlık sayıldığı bir anlayışın kurbanı oldu. Nefret karşı-nefreti çoğaltıyor. Kitabı yazarken bunu bir kez daha anladım.

İki Türk diplomatın katilinin de Hrant Dink’in katilinin de “beyaz bereli” olması...
İlginç buldum. Hayatın magazini diyebilirsiniz!

Gürgen Yanıkyan tasarlayarak işlediği cinayeti inkâr etmiyor ama yargılanırken Türklerin Ermenilere uyguladığı katliamları gündeme getiriyor. Amacına da ulaşıyor. Hem kendisi “kahraman” oluyor, hem de Ermeni meselesinin dünyada konuşulmasını sağlıyor. Bunu başarmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Medyanın şiddet olaylarına rağbet etmesi kuşkusuz bir neden. Sansasyon dikkat çekiyor. Yanıkyan bunu biliyor. Amerika’daki Ermeni diasporası 1965’ten sonra yaydığı nefret sisi ile özellikle California’da Türk öldürmenin psikolojik altyapısını hazırlamıştı. Diasporanın çocukları Türklerden nefret etmeyi öğrenmek üzere yaz kamplarına gönderiliyordu. O ırkçı ortamda Türk öldürmenin bizatihi saygınlık ve kahramanlık getireceğini Yanıkyan 1967 yılında keşfetmişti. O da çöküş halindeki hayatını saygın bir kahraman olarak tamamlamak istiyordu. Nitekim öyle oldu. Yargılama sırasında otobüslerle oraya getirilen Ermeni kökenli çocukla o geçerken esas duruşa geçtiler. İşte trajedi burada: 30 yaşındaki Bahadır Demir mezarında unutulup giderken o 80’lik katil yarı açık hapishanede keyif sürdü, Türk diplomatlarına yönelik diğer cinayetleri izledi, el öptürdü, nasihat verdi, örnek insan muamelesi gördü...

Bu kitap üzerinde çalışırken mahkeme tutanaklarını ve FBI raporlarını okurken sizi şaşırtan en önemli şey ne oldu?
Yanıkyan’ın kişiliğinin kuytu köşelerini keşfetmek şaşırtıcı oldu. Çok karmaşık. Neredeyse Dostoyevski’nin romanlarından çıkmış... Yalanlara dayanan büyük bir oyun sahneye koyuyor ve başarılı oluyor... Karakter olarak biraz Kafkavari yanları da var.

Peki, Gürgen Yanıkyan’ın arkasında kimse yok muydu? Siz ne düşünüyorsunuz?
Olayı 60 ajanla izleyen FBI’ın en çok üzerinde durduğu konu da buydu. Bir şey bulamadılar. CIA ve ABD Dışişleri Bakanlığı memurları da bulamamışlar. Yanıkyan’ın 1972 yılı sonbaharında cinayet kararını verip planı yaptıktan sonra Beyrut, Erivan ve İstanbul’a gitmesi şüphe çekiyor. İstanbul’da kimlerle görüştü, isim vermiyor. Erivan’da görüştükleri belki KGB dosyalarında vardır. Evet, bu noktada hâlâ her şeyi bilmiyoruz. Olguların biraz daha demlenmesi gerek.

Dava savcısının Türk-Ermeni meselesiyle ilgili derin bilgisi size şaşırtıcı gelmedi mi?
Evet, dava tutanaklarını okurken şaşırdığım şeylerden birisi de bu oldu. Savcı David Minier davayı tarihten soyutlanmış basit bir cinayet davası olarak yargılatmaktan yanaydı. Ama sonunda bir baktım, adam bu konuda bir derya haline gelmiş. Kitapta yok ama daha sonra öğrendim. Bahadır’ın San Francisco’da yaşayan Amerikalı teyzesi bu konuda bir alay kitap toplayıp savcıya getirmiş. Savcı da araştırmacı biri ve yazar. Hatta daha sonra Türk-Ermeni ilişkilerine de değinen bir macera kitabı da yazmış: The Ararat Illusion (Ağrı Dağı Yanılsaması).

24 Nisan’la ilgili mesajınız nedir?
Ermeni halkının acısına saygı duyarım. Aslında söz konusu olan Anadolu’nun ortak acısıdır. Ölülerini ve kayıplarını elbette istedikleri yerde istedikleri gibi anabilmeliler. Ama bunun, daha fazla nefret sisi üretmek isteyenlerce bahane olarak kullanılmasına izin vermemeleri gerekir. Neyin hatırlandığı kadar, hangi amaçla hatırlandığı da önemlidir. Amaç, iki halkın gözünü yakan, kör eden o zehirli sisi dağıtmak olmalı. Ben “soykırım” terimini kullanmıyorum. Sadece yasal bir terim olduğu ve yetkili bir uluslararası mahkemenin kararını gerektirdiği için değil; aynı zamanda, nefret tacirleri tarafından bir şantaj ve küfür sözcüğüne dönüştürüldüğü için. Nefret söylemi sonucunda birileri nasıl “Afedersiniz Ermeni” noktasına geldiyse, “soykırım” sözcüğü de öyle. Duyanlardan bazıları küfür edilmiş gibi hissediyor. Ben terimlere hapis olmadan gerçeklerin konuşulmasından ve yalanlarla mücadele edilmesinden yanayım. Kitabımın ana teması da o: Türk-Ermeni sorununda çok yalan var. Bahadır’ın öldürülüşünde de var, Hrant’in öldürülüşünde de. Yalanları aşmamız zorunlu: Birbirine çok yakın iki halk olarak, bizi olgular özgürleştirecektir.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR