scorecardresearch.com Toz duman olmuş ölmüş işçiler... Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Toz duman olmuş ölmüş işçiler...

Metin Köse’nin madencileri anlattığı yeni kitabı Büyük Yürüyüş Soma’nın anısı tazeyken okunmalı ilkin. Sonra, bir daha, bir daha...

12.09.2014 02:15

SENNUR SEZER sennursezer@gmail.com

Toz duman olmuş ölmüş işçiler...Ocak 1991’de gerçekleştirilen Büyük Yürüyüş, yüz bin kişilik bir yürüyüştü. Zonguldak’tan Ankara’ya çoluk çocuk, kadın erkek yürüyenlerin işçi sınıfı tarihine bir çarpı attıkları tartışılmaz.

Tarih ile geçmişi ayrı ayrı değerlendirir felsefeciler. Geçmişin tarih sayılabilmesi için hangi açılardan irdelenmesi gerektiğini vurgularlar. Ben bu ayrımı sonraya bırakır, anıları, geçmiş yaşamın izlerini taşıyan anlatıları yutarcasına okurum. Ama okuduklarımda yanıltıcı olabilecek yanlışlarla ya da yanlış sayılabilecek anlatımlarla karşılaştığımda bir türlü sindiremem takıldığım ayrıntıyı.

Mesela şu: “10 Mart 1965’te Gelik işçileri kıdem, ehliyet, liyakat zamlarının tüm işçilere uygulanması için greve çıktı. Grev kısa sürede havzaya yayıldı ve 11 Mart gecesi, Kozlu bölgesine sıçradı. Kozlu işçilerine Ereğli’den getirilen deniz piyadeleri ile müdahale edilmeye başlandı. Çıkan çatışmalarda, Mehmet Çavdar ve Satılmış Tepe öldü. 10 maden işçisi ve 12 er de yaralanmıştı. (Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar, Türkiye İşçi Sınıfı mücadelesinde vurularak öldürülen ilk işçilerdir.) 13 Mart günü, Bolu’dan gönderilen 10 bin askerle Zonguldak ve Kozlu’nun tüm giriş çıkışları tutulmuştu.”

En dar bakış açısıyla bile  yasadışı sayılabilecek bir grevin bölgesel bir ayaklanma sayılarak askeri müdahale ile karşılanması  tarihsel bir ayrıntıdır. Bu ayrıntıya yayın yasakları, gazete ve haber merkezlerine yapılan baskı ile Zonguldak’ın denizden kuşatılması da eklenmeli belki.

Bu ayrıntı “Yıllar sonra, 1965’e gelindiğinde çatlak sesler çıkarmaya başlamış madenciler. ‘Neden grizu var? Neden ücret az? Neden sanduka (sendika) yok?’ Böyle deyip yürümüşler yürümesine de jandarma basıvermiş kurşunu.Tanklar gelmiş, jetler uçmuş, bazukalar çevrilmiş şehre. Koskoca devlet, disiplini bozduracak değil ya! Toz duman olmuş işçiler. Kaçışmışlar köşe bucak. Yaralanmış bir çoğu. Hatta Satılmış Tepe ile Mehmet Çavdar ölüp gitmişler. Tabii ki, disiplin sağlanmış yeniden. İşçilerden unutanlar hatırlamış, yeniyetmeler de öğrenmiş. Zonguldak’ın kömür olduğunu ve kömürün kader olduğunu” diye anlatılmaya başlanınca gırtlağıma bir şey düğümleniyor.

1961 Anayasası’nın işçilere tanıdığı  grev hakkının Zonguldak’ta ocaklarda  geçerli olmayışı geliyor aklıma. Bu hakkı alabilmek için bir yıl süren çalışma ve uğraşı. Sonra anlatılanlarla sanki uğraşmalardan ve grevin havasından bir şey eksilmiş gibi geliyor bana.

Yerin 560 metre altında
Metin Köse’nin Büyük Yürüyüş’ünü, bir Zonguldak işçisi gibi kafamın içinde yazar ile tartışarak okudum bu yüzden. Daha önceki bir anlatısında Zonguldak’ı “Yeraltı, yer ve gök kömür karasıydı. Buna bir de, yaz kış dinmeyen nem eklendiğinden, insanlar hep ıslaktı. Şehir ise, hem kara hem ıslaktı” biçiminde çizen bir yazarın önemli bir tarih ayrıntısındaki sürçmelerinin altını çizerek.

4 Ocak 1991’de gerçekleştirilen Büyük Yürüyüş, yüz bin kişilik bir yürüyüştür. Zonguldak’tan Ankara’ya çoluk çocuk, kadın erkek yürüyenlerin işçi sınıfı tarihine bir çarpı attıkları tartışılmaz. Metin Köse, bu yürüyüşe paralel olarak  3 Mart 1992’daki büyük patlamayı anlatıyor. Toplumsal patlamaya paralel olarak  yerin 560 metre altındaki bir zincirleme  patlama kitabın ana gövdesi.

Ocakta  dinamit yerine hava basıncıyla  başlatılan  patlama kontrolden çıkarak  zincirleme patlamalara yol açmış, yüzer ellişer metre üsteki noktalarda da yinelenerek,  dokuz ayrı kattaki bin kişiyi etkilemişti.  Patlamayı izleyen yangın, bütün müdahalelere rağmen günlerce sönmemiş, ocak ağızları kapatılmıştı. Yangın yine de sönmeyince ocağa derelerden su basılmış, ocakta kalanların yakınları cehennem azabı yaşamışlardı. Ocaktakiler sağ mı, ölü mü? Diri diri mi yanıyorlar? Diri diri mi dere sularıyla boğuluyorlar? Bu sorular beyinlerde zonklamış dile gelememişti.

Büyük Yürüyüş’te anlatılan bir yandan ocağa “uğur ola” diyerek gönderilen, çıkışı “geçmiş olsun” diye karşılanılan madencinin yer altında  yakınlarının yer üstünde çaresiz kalışının öyküsüdür. Bu öyküyü, babasını, oğlunu, kardeşini, kocasını bir daha göremeyecek oluşunun yanısıra gidip dua edeceği  bir mezarı bile olamayışının dramı bütünlüyor. Bu iki öykü, birbirini bütünlerken açıklıyor da. 

Büyük Yürüyüş sesini TBMM’ye duyurmak isteyenlerin direnişinin, dayanışmasının, tahammülünün tükenişinin öyküsüdür. Ocakta kalanların ve onları bekleyenlerin öyküsü ise madencinin gündelik yaşamının açıklanmasıdır.  Bu iki öyküyü birlikte anlatmak elbette akıllıca.  Ancak Metin  Köse feryatları, yakınışları  keşke başka türlü, başka sözcüklerle, tekrara düşmeden ifade edebilseydi.  Mesela, madencilerin çok içtikleri efsanesinin bir yanındaki unutma isteğini çizebilseydi. Kadınları eşleriyle birlikte yola düşüren duyguları bize yansıtabilseydi. Madenci kızının evlenirken babasının sağ olmasını isteyişini anlatsaydı keşke.

Belki, belki değil muhakak, haksızlık ediyorum madeni yazanlara ve Metin Köse’ye. Ancak derdim şu, madeni görmemiş biri de kavrasın istiyorum madenin derinliğini, ocağın arabı söylencesine neden inanıldığını anlasın. Ocakta durup dururken bile  nasıl terlendiğini, yolunu kaybedenlerin dışarı çıkabilmek için dereyi nasıl izleyeceğini öğrenişini, fayton denilen trenciklerin, kafes denilen asansörlerin sesini duyabilsinler istiyorum okurlar.  Zonguldak’ın, Kozlu’nun, Gelik’in öyküleri, romanları yeterince çok yazılmadığından, işçi dünyası gereğince anlatılmadığından yeni yazarlar arasında bu konuda ustalaşan yok. (Ya da yazarların ustalıkları bana yetmiyor.)  Bir kayayı delip öte yana geçen madenci kazması gibi düz ama kıvrak bir anlatım bekliyorum hep.  Biliyorum, okurları çoğaldıkça işçi romanı yazanlar  daha ustalaşacak. Büyük Yürüyüş Soma’nın anısı tazeyken okunmalı ilkin. Sonra, bir daha, bir daha...

BÜYÜK YÜRÜYÜŞ
Zonguldak Maden İşçilerinin Direniş Hikâyesi 
Metin Köse
Doğan Kitap
2014, 306 sayfa, 24 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR