scorecardresearch.com Tüm arızalar sofra başında ortaya çıkıyor Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Tüm arızalar sofra başında ortaya çıkıyor

En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın’da bir aileyi sofrada toplayan Can Gürses: “Hrant Dink’in canından edildiği o güne nasıl geldiğimizi bir aile üzerinden anlatmak romanın gizli hedefiydi.”

10.03.2014 01:55

BESTE SEZEN ATEŞPARE bestesezen@gmail.com

Tüm arızalar sofra başında ortaya çıkıyorİLLÜSTRASYON: CORBIS

Türkçeyi başarılı kullandığınız daha ilk romanınızda gözümüze çarpıyor…
Türkçe benim için ince ve yüksek ökçeli, şatafatlı bir ayakkabı gibi. Ben o ayakkabıyla özgüvenli bir şekilde salına salına yürüyorum. Hedefim, o ayakkabıyla sadece yürümek değil; koşmak, danslar etmek ve dilerim bir gün uçmak. Benim arzum, o asırlık ayakkabının bana bir ağırlıktan ziyade güç, güven vermesi. Ayağım yere sağlam basarak uçabilmek.

En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın ismi dikkat çekici. Bu isim aklınızda hep var mıydı yoksa roman bittikten sonra mı belirdi?
Kitabın her bölümünün tonu birbirinden başka. Çünkü her bölümde yeni bir anlatıcı çıkıyor karşımıza. Sofra başındaki aile üyeleri ve salondaki eşyalar tek tek söz alıyor. Hal böyleyken kakofonik bir ortam oluşuyor. Okurun her yeni bölümde farklı bir roman okuyormuş izlenimine kapılması endişesi, önümdeki en büyük handikaptı. Canhavliyle, tutkuyla, canımla kanımla yazdığım tüm o bölümleri, sakin, olgun, tecrübeli bir tavırla, işlek bileğiyle nakış işleyen bir nine gibi birbirine yamama vakti geldiğinde kullanacağım ipliğin rengini henüz romanımı yazmadan önce seçmiştim. Bu ipliğin rengi gülkurusu olacaktı. Bölümleri yazarken, her birine o ipliğe yakışacak bir doku yerleştirmeliydim. Bu dokuyu en kusursuz karşılayan şey, Huysuz ve Tatlı Kadın’ın “En güzel günlerini demek bensiz yaşadın” güftesiydi. Elbette Müzeyyen Senar’ın yorumundan dinlediğimde! İşte o güfte, benim için bambaşka tonlardaki, duygulardaki, fikirlerdeki tüm bölümlerin, karakterlerin ortak dokusuydu. Güftedeki o müthiş “şey”i alıp her bölüme çaktırmadan koyardım ki okurum her bölümün aynı “aile”ye mensup olduğuna gönül rahatlığıyla emin olsun.

Romandaki öyküler de bu ismi destekler nitelikte…
O sofradaki herkes birbirine, “en güzel günlerini demek bensiz yaşadın” nidasındaki içerlemiş, içselleştirilmiş ama geçiştirilmiş içlilikle bağlı. Evet, bu sözü Edibe çocuklarına veya çocuklarının babası İhsan’a söyleyebilir. Koza abisi Korkmaz’a; Haziran amcasına, babasına, kuzenlerine ya da sevgilisine söyleyebilir. Evdeki eşyalar sahiplerine söyleyebilir. Okur özlediği, sofra başında buluşmak istediği sevdiklerine söyleyebilir. Yazar da belki okuruna söyleyebilir.

Yazarken kimden ya da neden besleniyorsunuz?
Ben şiirden beslenen biriyim. Kitapların sadece okurlar için değil bir o kadar da yazarlar için yazıldığına inanıyorum. Aramızda kalsın ama Edip Cansever, bir dizesini benim bir roman yazmam için kurmuştur. Yazarlar arasında zaman farkı yoktur çünkü hepimiz ortak mekânımız olan edebiyatın insanlarıyız. Kitaplarımızı birbirimize yadigâr bırakırız. Ben nasıl bir roman yazacağımı, okuduğum şiirlerden öğreniyorum.

Romanda kullandığınız teknik de alışageldiğimiz roman tekniğinden farklı. Şiirsel diyebilir miyiz?
Şiirsel bir roman değil yazdığım. Daha ziyade şiiri olan bir roman. Herkesin iyi edebiyat algısı kendine. Benim için iyi şiir, şiirsel olmayandır. İyi romansa şiiri olandır. Şiirsellik denen şey içinde yapaylığı barındırır. Şiir denen o hem insani hem kutsal şey ise yalansızdır, korunmasızdır, çıplaktır. Roman, klasik kesimli, ağırbaşlı, dökümlü bir elbiseyse ben o elbisenin olmadık yerlerini sökmekten yana bir terziyim. Kusurlu hale getirmeye çalışıyorum romanı. Çünkü bir şey ancak kusurluysa güzeldir. Açtığım o hem modern hem ilkel gedikler, romana kattığım çıplaklık, dürüstlük, saflıktır; bir diğer deyişle, romana akıttığım şiirdir. Bir şeyin, tıpkı bir insan gibi, kendisi olabilmesi için başka bir şeyin ona sızmasına, bulaşmasına ihtiyacı vardır. Romanın da roman olması için bazen şiire bazen tiyatroya bazen müziğe ve her zaman matematiğe ihtiyacı vardır.

Romanda her bölüme adını veren yemekler ön planda. Bu yemekler arasında sizin için öne çıkan var mı peki?
Aileyi aile yapan her üye, o ailenin (ve toplumun) kaderi için tek tek tayin edicidir. Tam da bu yüzden tüm aile üyelerine romanın her bölümünde tek tek söz hakkı verdim. Onlar da oturdukları yerden birbirlerini, birbirlerinin sevmedikleri yemekler üzerinden anlatmaya koyuldular. Aile halihazırda insanın en çok kayırıldığı yer. Ben, bu ailenin yazarı olarak bunu yapmamayı üslup belledim. Haliyle, sofradaki her yemek, o aile ve o toplum için başlı başına bir anlam. Ama romanın doğası gereği bir kırılma noktası belirlemeliydim ve o an topikin yani yıllar sonra evine dönmüş, yemeğin başından beri ağzını açmamış, sofranın en yabancısı Koza’nın olmalıydı. Topiğin, son zamanlarda ayıla bayıla kullanılan aşure metaforundan çok daha rafine ve gelişkin bir metafor olduğuna inanıyorum. Aşure için şu söylenir: Farklı seslerin bir aradalığı. Evet aşurede nohut, üzüm, kayısı, incir, ceviz bir arada ama hemhal değildir. Aşurenin içinden nohudu çıkardığında hiçbir şey bozulmaz. Topiğin büyüleyici ve neredeyse ütopik yanı şu: Topikteki nohut, tahin, patates, tarçın birbirleriyle hemhal olarak bütünü, o mükemmel yuvarlağı oluşturur. Sakın ola bu metaforun asimilasyonu yücelttiği düşünülmesin! Aksine! Topiği yediğinde genzinde nohudun, tahinin, patatesin, tarçının kişilikli tatlarını tek tek duyarsın. Fakat içinden tutup birini bile çıkaramazsın. Yoksa o topik olmaz.

İtaat-itaatsizlik meselesine de dikkat çekmek istiyorum… Aile içerisinde bir itaatsizlik olacak hep değil mi? Aslında en sonunda biz bir aileyiz diye tatlıya bağlanıyor her şey ama…
Sahi, tatlıya mı bağlanıyor dersiniz? Sizce bir daha o sofra başında bir araya gelecek mi Deryadil ailesi? Yanıtı ben değil okurum vermeli. Ama atlansın istemem: Kalabalıkla başlayıp yalnızlıkla biten bir roman bu. “Biz bir aileyiz” sözü Edibe’nin çocuklarına söylediği, çocuklarının her birinin farklı tınılarda hatırladığı ya da hatırlamadığı bir söz. Dokunaklı ve acıklı bir yanı var. Sanki ardından hep bir “ama” gelecek. Ateşe elini sürüp çekmek gibi o söz benim için... İtaat diyorsak, boyun eğmekten söz ediyoruz demektir. Edibe böyle bir ast-üst ilişkisine karşı çıkan, her çocuğuyla kendine özgü bir anne-çocuk ilişkisi kurmuş bir kadın. Birine itaat etmeden ya da ondan itaat beklemeden bir ilişki yaşamak ancak sevginin bağrından kopmuş saygıyla mümkün. Edibe’nin büyük oğlu Korkmaz, annesini sırf bu yüzden beğenmiyor. Tanımlanmış kalıplara uymayan bir anne çünkü Edibe.

Aile sofrasında bile cepheler var
Bütün bir roman aslında tek bir gecede geçiyor. O gecenin ertesi gününde Hrant Dink vuruluyor. O günü seçmenizin özel bir nedeni var mıydı?
Hrant Dink’in canından edildiği o güne nasıl geldiğimizi bir aile üzerinden anlatmak romanın gizli hedefiydi. Toplumun bütün arızalarının o sofra başından çıktığını görüyorum. Her aile bizdir. Ama hiçbir biz, aile kadar ben değildir. Aile denen şey, ben ve ötekinin, biz ve onların tohumunun atıldığı yer. Romandaki aile sofrasında bile cepheler var. Kendini öteki hisseden ya da daima ben hisseden, veyahut ne olursa olsun biz hisseden aile üyeleri var. Toplumdaki tüm nefret söylemlerinin, yok saymaların, ötekileştirmelerin, barışı, özgürlüğü ve adaleti imkânsız kılan bu dogmatik ve ödlek zihniyetin insanları sürüklediği cahilliğin, o uyuşuk cahilliğin dönüştüğü cinayetlerin temelinin çıktığımız ev olduğuna inanıyorum. 

EN GÜZEL GÜNLERİNİ DEMEK BENSİZ YAŞADIN
Can Gürses
Doğan Kitap
2014
, 232 sayfa, 19 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR