scorecardresearch.com Hep özledim o iti! Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Hep özledim o iti!

Sezgin Kaymaz romanı okumayı özlemiştiniz değil mi? ‘Farfara’da Lucky ve yavrularıyla birlikte kabadayıları, taksicileri, haza hamfendisiyle Ankara sokaklarında koşuyoruz. Ama ne koşmak...

27.01.2017 07:00

NAZAN ÖZCAN ozcanazan@gmail.com

Hep özledim o iti!Sezgin Kaymaz/ Fotoğraf: Eralp Güven

Nasıl da özlememiştik de, aslında çok özlemiştik. Hep böyle oluyor işte Sezgin Kaymaz okurken. Sezgin Kaymaz okumayı hep özleriz o ayrı, ama o numaracı, üçkağıtçı, tatlı ballı, pislik ve azize it Lucky’yi özlediğimizi bilmiyorduk. Ta ki Türkiye’nin en aşırı kendine has yazarı Sezgin Kaymaz yeni kitabı ‘Farfara’yla çıkıp gelene kadar. 17 yıl önceki aynı isimli kitabının rezil ve asil kahramanı it Lucky’yi alıyor ve tam da kitabın başında doğurtuyor. Altı küçük Lucky eniği ve sokak köpekleri, afedersiniz orospusu, veterineri, kabadayılarıyla, haza hamfendisiyle, taksicileriyle Ankara’nın ortasında bir o yana bir bu yana koşuyorsunuz. Ne koşmak ama. Koşarken ağlıyorsunuz, kahkaha atıyorsunuz, küfür ediyorsunuz, âşık oluyorsunuz, nefret ediyorsunuz, hüzünleniyorsunuz, neşeleniyorsunuz. Hatta ve hatta “Oy farfara farfara” diye bi tuhaf kılıklara giriyorsunuz. Sezgin Kaymaz bu, okuyucuyu tepetaklak eder, iyi ki...

Lucky’yi mi özlediniz de 17 sene tekrar Lucky’ye döndünüz?
Lucky’yi özlememek ne mümkün? Hep özledim o iti, hep özleyeceğim. Ve onun ve yavrularının hakkında ne yazarsam yazayım az yazmış, noksan yazmış olacağım. 17 sene sonra bir daha patlatmayacağım ne mâlûm? 17 demişsin bilmeden, gelgelelim çok doğru demişsin; bu benim yazarlıktaki 20’nci senem, ama 17’inci senemde geri dönüp geldi bana Lucky; parmaklarıma dokundu, sarıldı, yapıştı kaldı. Üç senedir hafif hafif yazdırıyordu kendini. Belki bana bir 20’nci yıl hediyesi vermek istedi, başladı anlatmaya, “Şöyle oldu, böyle oldu...”, ben de yazdım kuzu kuzu. Ona direnemezsin, dediğini yaptırır.

Lucky’yi bilmeyen okurlar için, bu kitabı yazarken, nasıl  bir yöntem izlediniz?
Lucky, bir köpek olduğuna bakıp “Kaderin benim elimde!” diyen şaşkınlara, “Sen öyle san!” deyip kendi kaderinin bile kendi elinde olmadığını anlatan, öğreten, onlarla dalgasını geçen bir güzel varlık. Bu itin meydanı bana bıraktığına inanabilir misin? Bırakmadı tabii ki. Ona sormak lâzım, bunu bana yazdırırken nasıl bir yöntem izledi. Niye üç sene meletti beni, niye damla damla verdi balından, niye gezdirdi dolaştırdı Ankara sokaklarında; o biliyor. Ben ne geldiyse onu yazdım.

Sizin bu it köpekle ne alıp veremediğiniz var?
Seviyorum yahu! Daha ne olsun. Sevdiğim gibi anlatıyorum, bir de bakıyorum okuyan da seviyor. İt köpek milleti, şeyleri ‘ne’ olduklarına göre değil ‘nasıl’ olduklarına göre sevdiğimizi ama bunu bilmediğimizi ya da bilmezden geldiğimizi anlatıyor bize kıs kıs gülerek. Burnumuzu kaf dağından indiriveriyor. Onların var bizimle bir alıp veremediği. “Bi adam olun be!” diyorlar. Budur.

Yani ayıptır demesi ama kitapların birçoğunda insanlardan daha başrol köpekler?
Bizde başrol türe, ırka, cinsiyete, inanış ve tercihlere göre dağıtılmıyor. Aslında hiç dağıtılmıyor. Herkes neyse o; kim kimse oynadığı rol de o. Böyle olunca rol yapmaya gerek kalmıyor, senin bakış açına göre değişip gidiyor sahne performansları; bazen köpek kaptı zannediyorsun başrolü, bazen kalantor bir iş adamı, bazen bir mafyacı, bazen bir polis, bazen bir gariban, bazen bir sokak kedisi, bazen homoseksüalist bir hekim. Ama genelde hepsi. İşleri güçleri yok, birbirlerinden rol çalıp duruyorlar. Hepsi kahraman. Yani bana sorsan filanca romanının başrol oyuncusu kimdir diye, vallahi bilemem, ne söylesem yalan olur.

Ayrıca ‘Farfara’daki karakterler aslında diğer kitaplardaki gibi son derece kenarda köşede kalmış, hatta belki de kalmamış karakterler, bu insanlar gerçekten var mı?
Aklıma, dilime, elime ne gelirse onu yazıyorum. Kim kendini bana açarsa benim kahramanım o oluyor. Demek ki kenarda köşede kalmış, belki de artık neslen tükenmiş karakterler daha bir samimi davranıyor yazara karşı. Bu da onların eşsiz emsâlsiz taraflarını görmeme sebep oluyor. Yeni nesil ilkokul kitaplarında görürsün; “Her insan eşsizdir, tektir, biriciktir” der. Doğrudur. 50 bin taraftarın hop hop hoplayarak koro hâlinde küfür ettiği bir stadyumdan herhangi bir fanatiği çek çıkar; demin 50 bin gibiydi, bir de şimdi bak, sadece bir. Huzurevlerine ziyarete git; iki, üç ihtiyarla sohbet et, hepsinin hayatı roman. Bana görünecek kadar deli dolu olanı ben de yazıyorum gitsin. Çünkü hepsi gerçekten var.

Taraf tutmadan bakarsan şenliği ille de buluyorsun

Bütün bu olan bitenler, yaşadığımız karanlık günler derken, bütün bu şenliği nerden buluyorsunuz?
İnsan nasıl hem iyi hem kötüyse hayat da aynen o şekil, hem acı hem tatlı. Hem şen hem hüzünlü. Hem kederli hem sevinçli. Bir seziş meselesi bu; irfan meselesi. Yanlış cenazeye ağlayanların bu yaptığında hafif tertip bir eğlencelik yok mudur? Hem komedi, hem trajedi hayat. O kendini olduğu gibi koyuyor ortaya, biz onu kendi olduğumuz gibi görmeye çalışıyoruz. Sakatlık bizde, hayatta değil. Hayat böyle, yani hem öyle hem şöyle. Taraf tutmadan bakarsan şenliği ille de buluyorsun.

Sizin kitaplarınıza neden kötülük girmiyor ya da giren kötüler bile nasıl oluyor da, bir süre sonra iyiye evriliyor?
Hayatları eline alıp geriye doğru git, bebek olmayan insan yok; demek ki masum olmayan da yok. Ben sadece zaman ve mekân dediğimiz dağları kaldırıyorum aradan; öyle bakıyorum âdemoğluna; hem bebek hem büyük o, hem şeytan hem melek.. Sen de öylesin, ben de; ayrımız gayrımız yok. Görmek istemediğimiz, duyup da duyarsız kaldığımız her acı, o acıyı var eden yaratık kadar kötü eder bizi. Uzandığımız her muhtaç el ise aslen ne kadar kötü olduğumuza inanmış olursak olalım, iyi eder.
Bu iki zıtlığın bileşkesiyiz. İyiyken kötüye, kötüyken iyiye evrilir dururuz. Roman kahramanları farklı mı? Onlar da böyle. Tek fark, benim romanlarımda bir eski Yeşilçam filmi havası var, kabul ediyorum; kötü her zaman belâsını buluyor. Bunu kasten yapmıyorum. Öyle geliyor içimden, ne bileyim.

İflah olmaz iyimserlerden misiniz yoksa?
İyimserim demeyeyim de, görebiliyorum diyeyim. Çok iyi bir yazarım ya, hadi bir metaforla anlatayım merâmımı. Bir dağ düşün; iki ayrı eteğinde iki köy. Birinde düğün var, davul zurna göğü inletiyor, oynayan oynayana, birinde cenaze kaldırıyor ahâli, matemden diz bağları çözülmüş... Onun bundan haberi yok, bunun ondan haberi yok.
Şimdi kaldır o dağı aradan. Düğün edenlerin aklı şaştı mı cenazeyi görüverince? Şaştı. Niye? Hayatı düğün dernek zannediyorlardı da ondan. Cenazede ağlaşanların nutku tutuldu mu göbek atanlara bakıp? Tutuldu. Niye? Hayatı ölüm kalım zannediyorlardı da ondan. Ben zannetmiyorum; huyum böyle. Bu da var diyorum o da var. Bunu görürken gözümü öbür şeylere kapatmıyorum; onları da görüyorum.


Fotoğraf: Eralp Güven

‘TOPYEKUN BİR DEBELENME HALİNDEYİZ'

Karanlık zamanlar yaşıyoruz, sizin inandığınız dünya nedir?
Zamanın da dünyanın da hayatın da kimseye bir zararı yok; bunları karartan, içinde yaşanılamaz hâle getiren, rezilini çıkaran bizleriz. Tut insanoğlunun yerleşkesini, beş yüz metre yukarıya taşı, aşağıya inmeyi yüz sene yasakla, sonra in bak bakalım karanlık zamanlar diye bir şey kalmış mı. Kalmamış di mi? Dünya hiçbir dönemde aydınlanmadı ki bugün kararmış olsun. Sadece demden deme, çağdan çağa mekân ve karakter değiştirdi insalık, debelendi, çırpındı. Hâlâ da olan bundan ibâret. Topyekün bir debelenme hâlindeyiz. Ama değişen bir şey yok. Naziler altı milyon kişiyi öldürdü, ki biz debeleniyorduk, Kmerler iki milyon, debelenmeye devam, Tutsiler bir milyon, debelen babam debelen, kâşifler Amerika kıtasında on milyon Kızılderiliyi kesti biçti; debelenedur sen. Bunlar resmi sayılar; gayri resmilerini Allah bilir. Hepsi de ayrı çağlarda oldu bu kepazeliklerin. Dünya savaşları oldu ayrı ayrı zamanlarda. Kurtuluş savaşları, milliyet savaşları, işgâl savaşları oldu. Veba salgınları, çiçek salgınları, verem salgınları. Bunlar başka coğrafyalarda olduğu zaman, karanlık olan oralardı, buralar ışıl ışıldı diyebilir miyiz? Şimdi ferah fağfur yaşayan bir Avrupalı, "Terör bana elleşemez, ben aydınlandım çünkü" diyebiliyor mu? Diyemiyor, dememeli, çünkü her zaman vardı zulüm, hâlâ var, hiç aydınlanmadı dünya. İşte böyle böyle, bir uzak coğrafyanın derdini o uzak coğrafyanın derdi zannedip kırım kırım kırıtarak "Vah yazık! Hadi bi insanlık yapalım, yardım murdum edelim de vicdanımızı serinletelim" dediğimiz sürece de var olacak. Benim inandığım dünya, başkasının derdini "Onun derdi!" diye ayırmayan dünyadır; her derdi kendi derdi bilen, her ağlayan çocuğu kendi çocuğu sayan dünya. O zaman aydınlığı gör sen.
 
FARFARA
Sezgin Kaymaz
April Yayıncılık, 2017
416 sayfa, 26 TL.
 

 

 

 

 

 

 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR