scorecardresearch.com Kutsal olanı yırtmak Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Kutsal olanı yırtmak

Türk romanı esas olarak sosyal bir kökten türer ve gelişir. Daha da açık söylemek gerekirse sosyal bir romandır bizim romanımız. Bu, onun doğuş koşullarıyla ve onu üreten kesimin tarihsel gerçekliğiyle ilgilidir.

22.02.2008 00:00

HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Türk romanı esas olarak sosyal bir kökten türer ve gelişir. Daha da açık söylemek gerekirse sosyal bir romandır bizim romanımız. Bu, onun doğuş koşullarıyla ve onu üreten kesimin tarihsel gerçekliğiyle ilgilidir. Dünyada bu anlama gelen 'bildungroman'ın karşısında sanat romanı olan 'kunstroman' yer alır. Biz, o roman açısından (belki) çok zengin bir birikime sahip değiliz. Romanın belkemiğini meydana getiren 'insan'ı biz, en fazla, Lukacs'ı bir yaklaşımla 'karakter' olarak arayabiliyoruz Türk romanında. Yani, belli bir toplumsal dönem ve gerçekliği kendi kişiliğinde bütünleştirmiş, o kişiliğin karakteristiklerini irdelediğimizde sözü geçen dönemin tarihselliğini de algılayacağımız tipolojidir Türk romanındaki karakteristik olan.
Zaman zaman bu anlayışın dışına çıkmaya çalışan roman dönemleri söz konusu olmuştur. Örneğin 1980'lerde öne çıkan edebiyat bir tür 'kunstroman' olarak kendisini sunmaya çalıştı ama o nitelikten çok uzaktı. Çünkü, bireyin temel olduğu bir derinliği yakalayamıyordu. Bir tür 'bireyimsi'yle oyalanıyordu. Bunun çok önemli bir nedeni vardı.
Batı romanının karakter skalasını oluşturan çok önemli bazı parametreler, kötücül, şeytani, anti-kahraman gibi tipler bizde romanın derinliğine gömülüdür. Onları ayrıca arayıp bulmak gerekir. Çünkü, tekabül ettiği toplumsallık romanın/ tipin kendisini sürekli olarak 'iyicillik-etik' üstünden ifade etmesini zorlar. Ancak son zamanlarda, belli bazı yapıtlar bu çemberi kırıyor. Semra Topal'ın metinleri o kanavanın çok önemli yapıtları. Ben de burada, onun yeni kitabı ve bu yılın ilk roman sürprizi saydığım Mukaddes Cildin Parçalanışı hakkında bazı düşüncelerimi açacağım. Hemen belirteyim ki, bu bir kitap tanıtma yazısı da değil, bir eleştiri de. Bir anlamda Topal'ın romanı hakkında öne sürdüğüm bazı görüşler. Dolayısıyla yeni romanından hareket etsem de, onun metinlerinin birkaç ana parametresini söz konusu edeceğim.
Topal, çok etkileyici Bayan Mira'yla Ufak Bir Gezinti'deki çarpıcı öykülerinden sonra çıkardığı Kürklü Gece'nin ve Mani'nin ardından başladığı romancılığında çok farklı bir noktaya geldi. Her biri ayrı ayrı etkileyci olan romanlar yazdı. Gece Gülüşü, Salta Dur ve Yara'da oldukça ilginç bir cinselliği ele alıp işledi. Topal'ın romanlarında cinsellik/ kötücüllük iç içe geçtiği gibi onları bir araya getiren, birbirine bağlayan bir genel beden/ dil etkileşimi ve eytişimi (diyalektiği) söz konusudur. Buradan bakınca bu romanların bir konu/ kurgu romanları olmaktan çok, dilin ve onun ilişkide olduğu yukarıda değindiğim olguların etrafına 'örülmüş' anlatılar olduğunu belirtmek gerekir. Fakat bu tesadüfi bir açılım değil. Tam tersine aralarında lineer olmasa da işlevsel ve organik bir ilişki var.
Dil, kaos ve cinsellik
Semra Topal'ın romanları okunması zor metinler. Bu, onun anlatımının neredeyse 'paradigmatik' bir özelliği. Topal'ın romanları bir kurguya, kurmacaya, olay örgüsüne dayanıyor -doğal olarak. Ne var ki, o örgü Topal'ın öncelikli 'meselesi' değil. Çünkü, Topal, olaydan çok onları yaşayan kişilerle, daha da fazlası 'bilinç durumlarıyla' ilgili. Nitekim, bu ikisi birlikte düşünülünce daha da çarpıcı bir gelişme çıkıyor ortaya: olay ve kişiler doğrudan doğruya 'dilsel' bir gerçeklik olarak beliriyor. Daha açık söylemek gerekirse, dil, bu romanlarda bir boşalım. Dil, bir sınırlama, bir düzen yaratmaktan çok bir kaotik oluşumun aracı. Patlamış, volkanik bir anlatımın kaosu içinde gerek olay gerekse kişiler biçimleniyor.
Söz konusu kaos ve onu oluşturan/ sürükleyen mekanik bu romanların özsel metafiziği olan cinsellikle bir noktada kesişiyor. Gerçekten de enlemesine bakıldığında özellikle Yara ve Gece Gülüşü, şimdi Mukaddes Cildin Parçalanışı cinsellikle içli dışlı romanlar. Fakat bunlara cinselliğin romanları demek olanaksız. Örneğin Henry Miller'ın metinleri öyledir. Çünkü, cinsellik o metinlerde gerçekliğin bir parçası olarak ortaya çıkar. İnsani bir edim olarak kendisini gösterir. O nedenle de anlatılan, betimlenen bir olgudur. Oysa Topal'da bu yanıyla bir cinsellik söz konusu değil. Onun cinselliği insanın bir tür öte-varlığı olarak beliriyor. Ontik bir şeye tekabül etmiyor, öncelikle. O nedenle de somut ve edimsel değil. Yani cinsel ilişki değil soyut bir belirleyen olarak cinsellikten öne çıkıyor bu romanlarda.
Beden ve bilinmeyen
Topal'ın metinlerinde yer alan cinselliği ontolojik olmayan bir düzlemde irdelemekse söz konusu olan o takdirde o cinselliğin içkin bir beden tanımıyla bütünleştiğini dile getirmek zorunlu görünüyor bana. Burada içkin sözcüğünü şu anlamda kullanıyorum: cinsellik, tek başına ve tek boyutlu olarak 'yaşanan' bir şey değil. Cinsellik benimizle ve bedenimizle ilişkili olduğu kadar öte benliğimizle, bilinçaltımızla da ilintili. Hatta, libido bağlamında, onların tayin edici unsuru. Bu yanıyla da bir 'düşlem' olgusu cinsellik. Bir düşlemin yaşanmayan bir 'veri' olmaktan çıkıp bir edime/ eyleme dönüşmesi günlük hayatta kavrayabileceğimiz bir şey değil. Yani cinselliği yaşarken insan onun fizik boyutunun dışında ne kadar bir öte-gerçeklik yaşadığını bilemez. O anlamdaki cinselliği bilmek/ tanımak doğrudan doğruya bir dil sorunsalıdır. Tıpkı, dilin ve anlatımın olmadığı noktada örneğin psikanalizin olamayacağı gibi.
Topal'daki cinsellik tam da böyle bir anlama sahip. Bu nedenle ondaki cinselliği 'dilsel/ sözel cinsellik' diye nitelendiriyorum. Bu da ister istemez bir imgelem sorununun eşiğine taşıyor bizi. Tıpkı Bataille ve Sade'da olduğu üzere imgelem üstünden gelişen bir sözel/ dilsel cinsellik. Bir tür 'mastürbatif cinsellik' demek de mümkün buna. Mastürbasyonun içerdiği tekillik/ yalnızlık boyutunu kuran ve kıran imgelemsel cinsellik aslında bir anlatımdır. O anlatım sadece tahayyül etmeye dayanır. Bir anlamda 'imgeler' kurmaya. Mastürbasyonun son kertede dilsel olması bundandır.
Dil ve imgelem her zaman gücünü 'aşırılıktan-fazlalıktan' (excess) alır, ekonomiden değil. İşte, Topal'ın metinlerini ekonomik olmaktan uzaklaştıran, onları aşırılıkların etrafında biçimlendiren, onların üst üste sözcük ve söz yığmasına yol açan budur ki, bu, Sade'da tekrarlarla (repetition) dışavururdu kendisini, doğrudan aşırılığı içeren eylemlerin ötesinde. Aynı şeyi Bataille'de da görmek mümkündür. Topal, bu anlamda bence Bataille'dan çok Sade'a yakın bir yazar. Bataille'daki 'öğrenilmiş' üstgerçekçi ögeler yok Topal'da.
Aslına bakılırsa iki yazar da 'kötülüğün' yazarlarıdır. Kötülük, Topal'da da var. Topal, kötülüğü karanlık/ kapalı bir kötülük olarak kurgulamıyor. Demin söz ettiğim cinsellik-imge-dilsel/ sözel olanın kapsadığı mekanik içinde öne çıkan şey gerçekleştirilemeyendir. Cinselliği bize somutlaştıran da budur: cinsellik, tekrar ve tahayyül/ aşırılık çerçevesi içinde bakılırsa, asla gerçekleşmez; çünkü, sonu yoktur. Sade'daki tekrarın anlamı budur. Tekrar, Sade'da, cinselliğin 'inanılmayan' bir şey olduğuna götürür bizi. Ve aynı zamanda bitimin bitimsizliğidir o tekrar eden cinsellik.
İşte o 'gerçekleştirilemeyenin' gündelik hayattaki karşılığı
'kötülük'tür. İyilik, tanımlı olandır. Bitimli olandır; sonlu olandır. Çünkü kategoriktir. Kötülükse, tıpkı cinsellik gibi, tanımsız olanla özdeştir. Topal'ın neredeyse hiç bitmeyecekmiş gibi duran, sürekli akan/ boşalan metinleri bunu vurgular: tanımsız olanın tezahürü: kötülük. Eğer aksi olsaydı, yani bir kez yazılıp kalan bir metin/ yazı olarak düşünülseydi, o, sözel/ cinsel olamazdı. Olamazdı, çünkü, tekrarı olmayan cinsellik yoktur. O ancak olmayan cinselliktir ki, masalların dünyasına girer.
Cinsellikse doğrudan kötücül bir edimdir. İnsanın kendisinde sakladığı iktidardan vazgeçmesidir, insanın bedenini bir başkasının müdahalesine açmasıdır, cinsellik. Şimdi, Topal'ın kitabının adında öne çıkan da bu: 'kutsal cildin yırtılışı'.
Kutsallık, kötücüllük
Topal'ın daha önceki metinlerinde de sürekli olarak kutsal metinlere göndermeler vardır. Hatta metinlerin kendileri bir noktadan sonra kutsal bir metin anlatımı kazanır. Salta Dur bu bakımdan özellikle önemlidir. Ama hiçbir metinde söz konusu ilişki elimizdeki romanda olduğunca somut ve katı değil. Topal, bu metinlerde, aslında, yukarıda değindiğim o kötülük bağlamında bir sökmecilik yapar; kötülüğün özünde olan bir bozma diyelim buna, dekonstrüksiyon. Verili/ tanımlı/ düzenli olanın dilsel bir edimle parçalanması. Bu, özünde, kutsal olandır: verili-tanımlı-düzenli olan. İyilik ve kutsallık bu nedenle özdeştir, hiç değilse iç içedir.
Öte yanda, kutsallık iki şeyle, bedenle ve yazıyla mühürlüdür. Beden de yazı da cildin içinde saklanır. Kutsal olanın yırtılması-sökülmesi/ yıkılması cildin de yırtılmasıdır. İşte o savruk, yıkıcı, hedefsiz, muhayyileyi açan dil budur: kutsal olanı yırtmak. Cinsellik de budur, tam anlamıyla: kutsal olanı yırtmak.
Bunun bir tek sonucu var; neredeyse kendiliğinden denebilecek bir sonu. Böyle bir metin anti-disipliner bir metin olmaya zorunludur. Hem bu özellikleri taşıyaca hem de disipliner olacak bir metin söz konusu olamaz. O nedenle Topal'ın metni o yıkıcılığı aynı zamanda anarşik bir metin olarak biçimlendiriyor ki, kaotik dediğim de buydu. Burada tekrar ve çok kısa bir biçimde kötücüllük meselesine geri döneyim. Bir kere daha kötücüllük-ermişlik ('ebedi Sade') veya kötücüllük-etik ('aziz Genet') ilişkisini açacak değilim. Sadece bir tek şeyin altını çizeceğim: kötücüllük, tanımı gereği, yukarıda değindiğim kaotik/ anarşik olanla iç içedir. Çünkü, kötücüllük Hegelyen bir zemini kendi içine doğru geliştirirken aslında Platonik ideanın sistematik kurgusuna da karşı çıkar. Bu yanıyla da aslında kötücüllük-estetik ilişkisini sorgulamak çok daha anlamlı olacaktır. Örneğin Sade'da da Genet'de de kendisini tam bir paradigma olarak gösteren budur. Topal'ın çarpıcı anlamı ve oyun-bozmu bir Platonik-lineer sistematiği yıkıma odaklıdır ki, dilin burada araçsal-işlevsellik kazanmaması olanaksızdır. Kaldı ki, Topal'ın bütün metinlerini dolduran, onlara yayılmış olan nefret son derecede önemli bir elemean olarak ele alınmalıdır.
Onları kavramak ancak çok katlı okumalarla mümkün olabilir. Feminist yazının ise böyle bir çabada bir ayrı bir işlevinin olacağı kesindir. Butler'dan Cixous'ya, Irigaray'dan Haraway'w kadar bu konularda büyük bir birikim var şimdi elimizde. Ne var ki, bu kadar değil. Bu romanı boydan boya kat eden o arka plandaki taşra, onun boğuk atmosferi, karanlık, çıkışsız dokusu ise başka bir düzey. Adana, herhalde bugüne değin Türkçede hiç böyle bir kavrayışla ele alınmadı.
Bu metinler Türkçenin en özgün çabalarından birisidir ve Türk romanının eksik veya embryonik olarak bıraktığı birçok unsur bu metinlerde mevcuttur. Topal'ın metinleri roman bilincimizin önemli eşikleridir. Sistematik birey-toplum çelikisi ve kiriznin morfolojisini arayan romandan bu metinlerle bireyin özüne dönük anamorfik-öznesiz bir romana geliyoruz. Bu tesadüfi bir açılım olmadığı gibi bu kısa yazının sınırları içinde ele alınabilecek bir şey de değil. Ama şurası muhakkak ki, bu metinlerle birlikte bütünüyle farklı bir romanın eşiğinde duruyoruz.

  • MUKADDES CİLDİN PARÇALANIŞI
    Semra Topal, Agora Kitaplığı, 2008, 198 sayfa, 13 YTL.
  • YORUM YAZ

    Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
    Eğer üye değilseniz üye olunuz.

    H.P. Lovecraft testi

    H.P. Lovecraft testi

    İyi ki doğdun Lovecraft

    Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

    TESTE BAŞLA

    ÖDÜLLÜ SORU

    Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

    'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

    “Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

    Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

    Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


    The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

    • 1960
    • 1961
    • 1962
    • 1963

    ÇOK OKUNANLAR