scorecardresearch.com Kürk Mantolu Madonna nasıl öldü? Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Kürk Mantolu Madonna nasıl öldü?

Doğan Akhanlı, Madonna’nın Son Hayali’nde Kürk Mantolu Madonna Maria Puder’in hikâyesini yeniden yazarken insanlık suçlarına bakıyor. Yazara göre, “Soykırım tarihini öğrenmek yeterli olmuyor, her kuşağın tarihle yeniden, yeniden yüzleşmesi bir zorunluk”.

12.05.2015 00:10

EFNAN ATMACA efnanatmaca@gmail.com

Kürk Mantolu Madonna nasıl öldü?

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı edebiyatımızın en sevilen, en çok okunan eserlerinden biri. Bu kitapta Sabahattin Ali, Almanya’ya yolu düşen Raif Efendi’yle otoportresine âşık olduktan sonra tanıştığı Maria Puder’in ilişkisini anlatır. Oldukça naif ve yumuşak bir anlatımı vardır kitabın. Kısa ama etkili bir hikâyedir onlarınki. Raif Efendi, Maria Puder’in onu terk etmediğini, öldüğünü çok geç öğrenir. Zaten fazla da yaşamaz.

Sabahattin Ali’den yıllar sonra Doğan Akhanlı bir kitap yazdı ve “Maria Puder öyle ölmedi” dedi. 2005’de ilk baskısı yapılan Madonna’nın Son Hayali adlı bu kitap Puder’in peşinden tüm Avrupa’yı dolaşıp Yahudi Soykırımı’nın yakıcılığını bir kez daha gözler önüne seriyordu. Madonna’nın Son Hayali, on yıl sonra yeni baskısıyla tekrar gündeme geldi. Yazarı Doğan Akhanlı, Pınar Selek’e benzer bir hikâye nedeniyle hâlâ Türkiye’ye gelemiyor... Yurtsuzluğu ve insanlığın korkunç katliamlarını ele alan kitabın yazarıyla konuştuk.

Madonna’nın Son Hayali ilk yayımlandığında, “yılın en iyi on romanından biri” olarak kabul edilmişti. Okurla yeterince buluşabildi mi?
Türkiye’de edebiyat dünyasında girmemi Madonna’nın Son Hayali sağladı. Kitap olarak ün kazanmasına rağmen okuyucuyla yeterince buluşmadığı gibi bir izlenimim var. 2010 yılında son nüshaları da tükenmişti. Tek bir yayıneviyle çalışmak istediğim için yeniden basımı gecikti. Bu arada kitabın peşine düşen çok sayıda okura, kitabı PDF formatında iletmek zorunda kaldım.

Sizi Sabahattin Ali’nin peşine düşüren neydi?
Babasız Günler adlı romanımı yazdığım günlerde, hikâyede, 30’lu yıllarda İstanbul’da yatılı okumuş Profesör adını verdiğim karaktere bir ses verebilmek için, dönem yazarlarını ve dönemi aşarak bugüne ulaşmış Sabahattin Ali’yi yeniden okumam gerekti. Kitap 1943 yılında, yani Avrupa’da Yahudi soykırımının doruk noktasına ulaştığı günlerde yayımlanmıştı. Bana ilham veren de buydu. Daha açık bir ifadeyle, Naziler Yahudilerin, Roman ve Sintilerin tabii yollarla ölmelerine izin vermediler. Toplama-çalışma kamplarında yok ettiler.

Sabahattin Ali, diline ve hikâyelerine önem verdiğim, insan olarak kendime çok yakın hissettiğim bir yazar. Sabahattin Ali’nin, 1948 yılında Bulgaristan sınırında cinayete kurban gitmesi, hikâyenin otantik ve inandırıcı olmasını sağladı ve devlet kaynaklı şiddet olayları (soykırımlar, kırımlar, askeri darbeler, işkenceler vs.) arasındaki ilişki ve farklılıkları edebi olarak inceleme olanağı verdi.

Türkiye’de Kürk Mantolu Madonna yıllardır çok okunanlar listesinde. Okurun bu ilgisini neye bağlıyorsunuz?
Hikâyenin sadeliği ve saflığı temel etken olmalı. Aşk-ayrılık-ölüm temaları derinliği olmaksızın işleniyor. Özgürlüğüne çok düşkün olan Maria Puder’in aynı zamanda sadakatli oluşu, erkek okuyucuların Raif efendiyle kendilerini özdeşleştirmelerine, Maria Puder’i sevmelerine yol açmış olabilir.  Okurlarımdan biri, Raif Efendi-Maria Puder aşkını öylesine içselleştirmiş ve kutsallaştırmıştı ki, romanımı hayal dünyasına yapılmış bir saldırı olarak algıladı ve yazdığı bir mektupta kırgınlığını dile getirdi.

Kitabınızda Maria Puder’in peşinden 20. yüzyılda işlenen insanlık suçlarıyla yüzleşiyorsunuz. Nedir bu yolculuğa çıkmanızın hikâyesi?
“Maria Puder öyle ölmedi” cümlesini yüksek sesle söyleyip, yazınca, nasıl öldüğünü araştırmak kaçınılmaz oldu. Bu kurgusal iz sürme hikâyesi beni Almanya’nın pek çok şehrine ve hemen bütün Avrupa ülkelerine ve geçmişe sürükledi. Maria Puder’in ve Sabahattin Ali’nin (Raif efendinin) izlerini Berlin’de ararken, gerçekten de Kürk Mantolu Madonna’da adı geçen mekânları tek tek araştırdım. Bu araştırmalarım neticesinde, sanırım Maria Puder’in de oturmuş olması gereken evi buldum. Maria Puder’in Polonyalı olduğunu ileri sürdüğümde, Varşova’da, Onneg Şabat adı verilen, “yeraltı arşivinde”, Puder ailesinin izlerini bulacağımdan haberdar değildim. Puder ailesinin izini bulmam, kitabın kaderini belirledi ve beni Romanya’nın Köstence kıyılarına kadar yolculuk yapmaya zorladı. Hikâyenin, iki ay Boğaz’da bekletilip 1942 Şubatı’nda, Türk güvenlik güçleri tarafından Karadeniz açıklarına bırakılan mülteci vapuru Struma’da bitmesi, İkinci Dünya Savaşı döneminde tarafsız bir siyaset izleyen Türkiye’nin, Yahudi Soykırımındaki sorumluluklarını incelememe olanak sağladı.

Arada kendi çocukluğunuzda mola veriyorsunuz. Çocukluğunuzun bu kurgudaki yeri nedir?
Yazdığım romanın asıl karakterleri, bir yazar (Sabahattin Ali), bir roman kahramanı (Maria Puder) ve kendisini çok gerçek sanan adsız bir okur. Romanın aynı zamanda “kitap” ve “okumaya” bir güzelleme olmasını da istedim. Karlı kış günlerinde dağların gerisindeki köyde kitaplar, köyün o sade hayatını renklendiren, dünyayı köye taşıyan temel araçlardı. Bizim evde gerçekten de, okuma saatlerimiz vardı ve öğleden sonraları yatılı öğretmen okulunda okuyan ağabeyimin yolladığı klasik romanlar okuma yazmayı sökmüş annem ve ablam tarafından okunur, biz de dinlerdik. Bu deneyimin sonraki hayatımda ve yazar olmamdaki etkisi önemlidir. Kitapta, Sabahattin Ali ve Maria Puder’in izlerini bu arada yitirilmiş "yurt^" duygusunu arayan biraz da bendim. Kitabın finalinde anne, kitap, yurt kavramlarının köy ortamında yeniden buluşmaları, benim bu kavramlarla olan ilişkilerimin ipuçlarını taşır.       

Kitapta sadece eylemde bulunanları değil tarafsız olma bahanesiyle seyirci kalanları da gösteriyorsunuz. Dünyanın yaşadığı tüm bu kötülüklerden kim ne kadar suçlu sizce?
Alman olsaydım muhtemelen tarafsız bahanesiyle insanların katline seyirci kalan Türkiye’nin Holokost’taki sorumluluğunu masaya yatırmak istemezdim. Almanya’nın kendi tarihsel suçlarıyla yüzleşme biçimleri, toplumsal başkaldırımın en önemli deneylerinden biridir. Geçmişin şiddet mekanları Almanya’da çoktan hafıza ve eğitim mekânlarına dönüşmüş durumda. Orada yaşayan biri olarak bu yüzleşmeye kendi açımdan katkıda bulunmak, bir yandan bu yüzleşme hareketinin bir parçası olmak, öte yandan da yüzleşme hareketini, başka bir perspektifle genişletmek, derinleştirmek istedim. Bunu yaparken Almanya’nın da, doğrudan kendisinin sorumlu olmadığı soykırımlardaki ahlaki sorumluklarına dikkat çekmeyi amaçladım. Müttefikler, Almanya’nın Yahudileri yok etme planlarından 1941 yılından itibaren haberdar oldukları halde, savaş stratejileri yüzünden yok etme mekanizmasını işlemez hale getirmek için bir girişimde bulunmadı. 8 Mayıs 1945’de Almanya, Nazilerden kurtarıldığında, “Kurtarıcılar” da masumiyetlerini yitirmişlerdi ve gelecek kuşaklara, halen hayatımızı etkileyen kirli bir geçmiş miras bıraktılar. 

Aradan on yıl geçti. Bu on yılda dünya sizce nasıl değişti?
Dünyanın, bu arada Türkiye’nin geçmişle yüzleşme çabalarında olumlu gelişmeler oldu ama tarih durağan, zarsız bir olgu değil, günlük hayatımızı etkileyen bir olgu olduğu tam anlaşılmış değil. Bir grubu, yeryüzünden silme fikri, başka biçimler ve başka grupları hedef alarak güncelliğini koruyor. Nazilerin, Yahudi soykırımında kullandıkları antisemitist argümanlar, 1915’te Ermenilerin düşmanla işbirliği yaptıkları, Türk milletinin kanını emen asalak oldukları şeklinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından Ermenilere karşı kullanıldı.  Benzer argümanlar, 1994 Ruanda soykırımda Tutsilere karşı da kullanıldı. Yani soykırım tarihini öğrenmek yeterli olmuyor, her kuşağın tarihle yeniden, yeniden yüzleşmesi bir zorunluk arz ediyor.

Kitapta çokkatmanlı, farklı ve bir o kadar zor bir kurgu deniyorsunuz...
Sık sık yazdığım hikâyelerin yaratıcısı değil, sekreteri olduğum duygusuna kapılırım.  Kendi dil ve yapılarını, nasıl anlatılacaklarını, ritmlerini  kendileri belirliyorlar gibi gelir bana.  Bu romanı yazarken de aynısı oldu. Hikâyeyi  son nefesini vermekte olan Sabahattin Ali’in açısından anlatmak isterken, yüz sayfa sonra, karlı bir kış günü köye ulaşan Kürk Mantolu Madona’nın kendi okurunu da hikâyenin bir figürü haline dönüştüreceğini önceden düşünmedim. Kurgusal bir karakterin (Maria Puder) satır satır tarihsel bir olayın kahramanına dönüşürken, Kürk Mantolu Madonna’yı okuyan okurun da her satırda kurgusal bir karaktere dönüşmesi süreci çok heyecan vericiydi. O andan itibaren, yaban bir memlekette, ıssız bir yol ayrımında, hangi yolun onu menzile ulaştıracağından emin olmayan kararsız bir yolcuya dönüştüm ve maceranın finali benim için de süpriz oldu.

“Edebiyat, benim direniş silahımdır”
"Tuhaf" bir hik
âyeniz var. Hakkınızdaki davadan istifa ettiğinizi söylemiştiniz en son. Özlediniz mi Türkiye’yi?
Türkiye’ye 2010 yılı Ağustosu’nda, gizlice değil, normal bir yolcu olarak giriş yapmaya kalktım ve havaalanında tutuklandım. Aslında tutuklanmamı gerektirecek gerekçeler birkaç gün içinde çöktüğü halde, tutukluluğum dört ay sürdü. Askeri dönemde yargılandığım için az çok keyfi hukuk sisteminin nasıl işlediğini bildiğimi sanıyordum. Yanıldığımı bu dört ay içinde başıma gelenlerden anladım. Nedenini bilmediğim bir nefret çemberinin içine düştüğüm duygusunu çok yoğun yaşadım.

Davadan istifa etmemin nedeni ise, hayatımı dava mağduru olarak geçirmemek için. Neticede beraat etmiş, kamuoyu önünde ve vicdanında aklanmış biriyim. Keyfi hukuk sistemi, beraatimi sindiremediği için, beni ömür boyu uğraşmak zorunda kalacağım Kafkaesk bir davanın figüranı yapmak istiyor. Davayı tıkayarak Türkiye ile aramdaki ilişkileri tümden koparmak, yeniden yurtsuzluğa mahkûm etmek istiyor. Edebiyat, benim bu keyfiyete ve yurtsuzluğa karşı direniş silahımdır. Kitaplarımın, Türkiye’de yayımlanabiliyor olması, bu keyfi saldırının üstesinden gelebilmemi sağlayan en önemli etkenlerden biridir.

MADONNA’NIN SON HAYALİ
Doğan Akhanlı
Olasılık Yayınevi
2015, 346 sayfa, 23 TL.

 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR