scorecardresearch.com Kimse kazanamayacak Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Kimse kazanamayacak

Oya Baydar, 'Surönü Diyalogları’nda Diyarbakır Sur’da yaşananlara tanıklık ediyor, süreçle yüzleşiyor, kendisiyle hesaplaşıyor. Okuru da yaşadıklarına ortak ediyor.

10.06.2016 01:00

EFNAN ATMACA efnanatmaca@gmail.com

Kimse kazanamayacak

Oya Baydar, 30 ve 31 Aralık 2015’te tarihinde her meslekten, her kesimden, her siyasetten, her inançtan 120’yi aşan kadın-erkek barış yanlısıyla birlikte “Aslolan hayattır” deyip Sur’a gitti. Her şeyin kötüleşmeye başladığı günlerdi... Sonrası malum; yaşayıp gördük, yaşamaya devam ediyoruz... Baydar, Sur’da gördüklerini, hissettiklerini, kokladıklarını, yaşadıklarını ‘Surönü Diyalogları’ adını verdiği bir kitapta okurla buluşturdu. Sarsıcı ve samimi bir dille neden bugün hala barışamadığımızı anlatıyor Baydar. Batı’dan gelen Türk bakışıyla süreci bir kez daha anlamaya, anlatmaya çalışıyor. Cesur, içten, iyi niyetli bir çaba Baydar’ınki. Barışın neden gelmediğini anlatırken nasıl da ihtiyacımız olduğunun altını defalarca çizerek... Bugünü anlamak, yarınları kurtarmak için sözü Oya Baydar’a veriyoruz.

Sondan başlamak istiyorum. Sur ve Cizre’de başlayıp devam eden yangın bugünü şekillendiriyor. Nasıl bir şekil verilmek isteniyor ülkeye?
Aslında yangın içten içe çok daha önce başlamıştı. Bizler; Kürt sorununun barışçı çözümünden yana olanlar, “Silahlar sussun, çatışmalar dursun, masaya oturulsun” diye feryat ediyorduk. Yangının bölgeyi ve ülkeyi saracağı besbelliydi ama sesimizi iki tarafa da duyuramadık. ‘Nereye doğru gidiyoruz?’ diye soracak olursanız, barışın ve demokrasinin son kırıntılarının yok edildiği, Müslüman muhafazakâr, otoriter, en kötüsü de Kürt halkının ortak vatan duygusunu yitirdiği çatışmalı bir geleceğe doğru sürükleniyoruz.

Kitap iki tarafa da ses vermeye çalışıyor. Herkesin günahlarını, sevaplarını ortaya koyuyorsunuz. Sizce taraflar birbirini anlamak istiyor mu?
İşler bu noktaya gelince artık ses duyurmak neredeyse imkânsızlaşır. Bir yanda devlet ve iktidar öte yanda Kürt silahlı hareketinin karar alıcıları, ‘sonuna kadar savaş’ mantığıyla ölümleri, yıkımları hiçe sayarak umutları tüketiyorlar.

İki tarafı da anlamak için kendini zorlayan biri olarak süreci nasıl tanımlıyorsunuz?
Haklısınız; kendimi zorluyorum, kendimle didişiyorum anlamak için... Bu epeyce zor, çünkü savaş makinesine hükmedenlerin dilini, düşüncesini barış alfabesiyle okumaya çalışmak çok zor. Karşılıklı yok etme ve yok olma süreci işliyor. Kimse kazanamayacak.

“Bu topraklarda ayağın taşa takılsa önce bir ABD’ye söveceksin” denir... Sizce suçu bizi barıştırmak istemiyorlar diye başkalarına atmak ne kadar gerçekçi?
Yaranız varsa bir kaşıyan olur mutlaka. Ama yara sizin bedeninizde veya ruhunuzdadır. Yarayı siz iyileştirmezseniz, cerahati akıtmaz, gerekli ilacı sürüp sağıltmazsanız başkalarını suçlamak beyhudedir. Paçamız sıkışınca, kendi başımıza açtığımız belaların sorumluluğunu başkalarına yükleyen bir milletiz. Dış düşmanlar, üst akıl, emperyalist komplo, vb. İktidarlar kendi hatalarının ve suçlarının sorumluluğunu dış mihraklara yüklerler, kitleleri de buna inandırmaya çalışırlar.

“Aslolan hayattır” deyip Sur’a gittiniz. Yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla kendinizi geliştirmeye, dönüştürmeye açık bir insan olarak Sur’dan sonra siz nasıl bir Oya Baydar’a dönüştünüz?
Bir kadın grubu olarak birinci Cizre kuşatmasından sonra Cizre’ye gitmiştik. “Aslolan hayattır” diyerek 30-31 Aralık’ta Diyarbakır’a gittiğimizde kadınlı erkekli 100’ü aşkın bir gruptuk. ‘Surönü Diyalogları’ o gün kuşatılmış Sur’un önünde başlar. O sorgulamada nasıl dönüştüğümün cevabı diyaloglarda var.

Ya ülke, ülke nasıl dönüştü?
Aslında Suruç katilamından sonra savaş ve şiddet adım adım tırmandı. Cizre ve Sur tepe noktaları oldu. Devlet de örgüt de savaş kararını almışlardı ama Cizre’den sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı apaçıktı. Başka bir evreye girildi, yaşamakta olduğumuz acı günlere geldik. Savaş toplumu çürütür; insani değerleri yok eder. Türkiye uzun zamandır cepheleşme, ötekileştirme, çatışma ortamında yaşıyordu ama hiçbir zaman bugünkü kadar ayrışmamış, birbirimize karşı bu kadar zalim ve nefret dolu olmamıştık. ‘Kan’ sözcüğü bırakın iktidarı muhalefetin bile dilinden eksik olmuyor artık. Barış istemek suç sayılıyor. İnsani değerlerimizi yitiriyoruz. Ölmek, öldürmek sıradanlaşıyor.

Sizinle ‘Savaş Çağı Umut Çağı’ yaklaşık 50 yıl sonra yeniden yayımlandığında bir söyleşi yapmıştık. Oradaki bir soruya “Toplumlar gibi insanlar da bir tarihsel birikimin sonucudur. Hepimiz, hem birey olarak hem de kuşaklar olarak atalarımızın, bizden önce gelen kuşakların genlerini, birikimlerini, tortularını taşıyoruz. Suç, demeyelim de hata diyelim isterseniz; evet her kuşak önceki kuşakların hatalarının bedelini öder; o hataların ağırlığını duyar” cevabını vermiştiniz. Bu kitapta da benzer cümleler var. Bu bedel ne zaman bitecek ya da yara ne zaman kabuk bağlayacak?
Ne zaman geçmişimizle yüzleşmeye, hesaplaşmaya ve ödeşmeye cesaret edebilirsek yaralar ancak o zaman kabuk bağlar. Ne yazık ki yaraların kaşınıp kangrenleştiği günlerdeyiz.

Kitapta Kürtlerin ruh halini anlatmak için hikâyenin başına dönüyor, bu ruh halinin nasıl oluştuğunu anlatıyorsunuz. Unutturulmak istenenleri baştan anlatıyorsunuz...
Unutulur mu sanıyorsunuz? Halklar yaşadıkları acıları unutmaz, sadece içlerine gömerler. Toplumsal travmalar kuşaktan kuşağa geçer, derinleşir. Unutturmak yaraları kangrenleştirmekten, toplumu ruh hastası yapmaktan başka işe yaramaz. Daha önce de söyledim; sağlığımıza kavuşmamız için unutmaya değil yüzleşmeye, ödeşmeye ihtiyacımız var. 1915’le yüzleşebilseydik Dersim kırımı olmazdı, Dersim’le yüzleşebilseydik Cizre, Sur olmazdı. Hepsi aynı ceberrut ve asimilasyonist devlet zihniyetinin ürünleri. Asıl hesaplaşmamız gereken bu zihniyettir.

Hep umuttan bahsediyorsunuz. Altı yıl önceki söyleşide “Umut her zaman var. Umut tükendiğinde hayat biter. Daha önce de söylemeye çalıştığım gibi farklı özlemlere, farklı hedeflere yönelse de umut ve o umut için çaba sürüyor” demiştiniz. Umut her şeye rağmen hâlâ var mı?
İtiraf etmem gerekirse, altı yıl önceki umutlu ruh halimi epeyce yitirdim. Belki yaşlandığım, belki de altı yılda ülkede ve dünyada her şey kötüye gittiği için... Umut tükendiğinde hayatın biteceği doğru, bu yüzden de genç kuşakların umudu yitirmemesi; barış için, yürek kopmasını engellemek için, kan ve ölümün kanıksanmaması için, sözünü ettiğim kadim zihniyeti aşmak için çalışması gerek. Kısa vade için umutsuz olsam da, değişime, insana, yaşama inanan biri olarak orta vadede daha iyi bir dünya, daha özgür bir toplum kurulacağına inanıyorum. Nasıl, bilmiyorum; bunu o dünyayı kuracak gençler bulacak.

SIRÖNÜ DİYALOGLARI
Oya Baydar
Can Yayınları, 2016
128 sayfa, 12 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR