scorecardresearch.com Kapitalizmde reform mümkün mü? Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Kapitalizmde reform mümkün mü?

Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital'i şu sıralar dünyanın en çok konuşulan kitaplarından biri. En zengin yüzde 1 ile geriye kalan yüzde 99 arasındaki artan çelişkiye dikkat çeken Piketty’nin önerdiği çözüm yöntemleri tartışmaya açık.

10.05.2014 01:10

E. AHMET TONAK*

Kapitalizmde reform mümkün mü?

Lenin’in malum şiarını deforme edelim: “Reformist teori olmadan reformist politika olmaz.”  21. Yüzyılda Kapital’in bir cümlelik özeti. Thomas Piketty’nin orijinali geçen yaz Fransızca yayımlanmasına rağmen, esas ilgiyi ancak İngilizceye çevrildikten sonra görmeye başlayan kitabı henüz Türkçeye çevrilmedi. Ama, gazete köşelerinde boy göstermeye başladı bile. Piketty, hem ana akım iktisat teorisini hem de Marksist iktisat teorisini reforma tabi tutuyor, kendi teorisini geliştiriyor. Ve bunu kitabında da açıkça belirttiği üzere, kapitalizmi sürdürülebilir kılacak, yani reforma tabi tutacak iktisat politikaları önermek için yapıyor.

Reformcu olsun olmasın, herhangi bir yeni teorinin bilinen, gözlemlenen bir sorundan hareket etmesi doğal.  Bütün kapitalizmlerde gelir dağılımının eşitsiz olduğu ve özellikle son dönemlerde bu eşitsizliğin arttığı bir vaka.  21. Yüzyılda Kapital’in başlangıç noktası bu gizlenemez sorun.  Kaldı ki, küresel ekonomik kriz, yol açtığı Occupy (İşgal Et) hareketi, “Biz Yüzde 99’uz” sloganı ile eşitsizlik sorununu âdeta herkesin gözüne sokarcasına gündemin birinci maddesi haline getirdi.  Kitabın yakıcı bir soruna parmak bastığı apaçık.

Ana akım iktisat öteden beri eşitsizliğin kapanacağı (convergence) iddiasında.  Yeter ki, ekonominin işleyişi piyasaya yeterince bırakılsın, her türlü tahdit, kamu kontrolü kaldırılsın, yani sınır tanımayan küreselleşme, özelleştirme, deregülasyon uygulansın. İddianın tutmadığını söylemek bile abes; görünen köyün artık kılavuza ihtiyacı yok.  Dolayısıyla, Piketty’nin bu teoriyi aşmaya çalışması, reforma tabi tutması hem anlaşılır hem de nispeten kolay.

Kitabın Marksist iktisat ve Marx ile ilişkisine girmek bu yazıyı fazlasıyla uzatır.  Dolayısıyla, bu konuya sadece Piketty’nin empirik kanıtları bağlamında kısaca aşağıda değinmekle yetineceğim (ilgilenen okuyucuya Mesele dergisinin mayıs sayısındaki yazımı öneririm).

Başlangıç noktası giderek artan gelir ve servet eşitsizliği olarak konulduğunda, bizzat bu eşitsizliği üreten mekanizmanın belirlenmesine odaklanmak çok doğal.  Nitekim, Piketty de bunu yapıyor.  Gelir ve servet eşitsizliğini doğuran nedenin kendisinin bir eşitsizlik olduğunu söylüyor!  Daha doğrusu eşitsizliğin yönünün, yani sermayenin getirisinin (r) ekonominin büyüme hızını (g) aşmasının eşitsizliğin arkasındaki mekanizma olduğunu belirtiyor.  Kısacası, gelir ve servet eşitsizliğinin kaynağı (r > g) eşitsizliği.  Kitabın, teorik olarak en vurucu yanı bu.  O kadar ki, Piketty bu iddiasını “kapitalizmin merkezi çelişkisi” ve “kapitalizmin temel yapısal çelişkisi” şeklinde ifade etmekten bile çekinmiyor.

Piketty, eşitsizliği açıklayan mekanizmayı iki değişkeni ilişkilendirerek ifade ederken aynı zamanda bunun kapitalizmin ürettiği doğal bir sonuç olduğunu da söylüyor.  Bu yüzden de esas olarak açıklanması gereken, (r>g)’nin değil de, (r<g)’nin vuku bulduğu, mekanizmanın çalışmadığı 1913-75 dönemi oluyor (bkz tablo). 

Piketty, bu dönemde (r>g) eşitsizliğinin tersine dönüşü dünya savaşlarının yol açtığı sermaye tahribatına ve II. Dünya Savaşı sonrasının yüksek büyüme hızlarına bağlıyor.  Benzer bir büyüme temposunu yakalamanın imkânsız olduğu düşünülecek olursa, kapitalizmin doğal işleyişinin (r>g) eşitsizliğini, hem de büyüterek dayatacağı öngörülebilir.  Zaten Piketty de bunu söyleyerek, kapitalizmi kapitalizmden kurtarmak adına önerdiği iktisat politikalarına meşruiyet sağlamış oluyor.

Önerilen politikalara geçmeden önce 21. Yüzyılda Kapital’in empirik bulguları gözlemlediği bazı eğilimlere değinmekte yarar var.  Kitap, Piketty’nin, uzunca bir süredir başta Emmanuel Saez ve Anthony B. Atkinson olmak üzere, giderek genişleyen bir ekiple, ağırlıkla vergi kayıtlarından türetilmiş, birçok ülkeyi kapsayan gelir ve servet istatistiklerine dayanıyor.

Bu veri setini değerlendirirken, Piketty, en zengin yüzde 1’lik kesim için önemli bir gözlem yapıyor.  Son dönemin “Biz yüzde 99’uz” veya “Kent Hakkı” gibi sloganlarının oluşturduğu siyasi atmosfer bu gözlemi ayrıca üzerinde durmaya değer kılıyor.  Şöyle ki, nüfusun en zengin yüzde 1’i veya en elit binde 1’i, bizatihi oranların küçüklüğü itibariyle başta azımsanabiliyor.  Popüler magazinciliğin en zengin 100, en zengin 400 gibi toplumsal sınıfları sloganlaştırıcı katkısı ile de burjuvaziyi hafife alma siyasi bilinçaltına yerleşiyor.  Oysa, Piketty’nin gözlemlediği gibi, ABD’de yüzde 1’lik en zengin kesim 2 milyon 600 bin, Fransa’da ise 500 bin kişiye tekabül ediyor.  Bu kesimin ezici çoğunluğunun aynı şehirlerin aynı semtlerinde ikamet ettikleri ve sadece gelir dağılımında değil, aynı zamanda (başta ekonomi ve siyaset kerteleri olmak üzere) her alanda en mutena konumu tutmuş olmaları ciddiye alınmalarını fazlasıyla gerektiriyor.  Kapitalizmle meselesi olan siyasetlerin göz ardı edemeyeceği bir gözlem.

Öte yandan, Piketty nüfusun yüzde 1’lik en zengin kesimine odaklanmanın yararlarını zaman zaman abartabiliyor.  Bu odaklanma tercihinin, ülkeler arası benzer dönemlerin karşılaştırılması için elverişli olduğu yadsınamaz.  Ama, kapitalizmin gelişmişlik düzeyinin dramatik biçimde farklı olduğu dönemleri karşılaştırmayı da mümkün kıldığını söylemek zor.  Piketty ise bu konuda bayağı iddialı; yüzde 1’in gelir ve servet miktarına bakarak, bu elit kesimin “XVI. Louis döneminde mi, yoksa George Bush ve Barack Obama döneminde mi daha güçlü olduğunu” belirleyebileceğimizi söylüyor!

Eşitsizliği açıklayan mekanizmanın değişkenlerine, yani (r) ve (g)’ye gelince; (g), ekonominin GSYH’nin büyüme hızı üzerinde anlaşılmış bir kategori, maalesef aynı anlaşma (r) için söz konusu değil.  (r), Piketty’nin oldukça kapsamlı, dolayısıyla bayağı tartışmalı bir biçimde tanımladığı sermayenin getirisi.  Bunu görebilmek için, sanıldığı gibi Marksist olmak, Marx’ın malum “sermaye toplumsal ilişkidir” türünden empirik çalışmalarda işe yaramayan ifadelerine yaslanmak gerekmiyor.  Mesela, Nobelli iktisatçı Robert Solow da yazdığı tanıtım yazısında, Piketty’nin  servet ve sermaye kategorilerini birbirinin yerine, sanki eşanlamlıymışlar gibi kullandığına dikkat çekiyor.

Servet, yastığın altında duran altının fiyatı yükseldiği için değerlenirken, sermaye ancak üretim sürecine yatırıldığında değerlenme ihtimalini yakalar.  Servet ve sermaye arasındaki farklılığa özen gösterilmediğinde, iktisadın üretim, dolaşım ve tüketim kerteleri arasındaki farklılığın da –ki, yüzyıllardır ekoller arası çatışmaları beslemiştir- gürültüye gelmesi doğaldır.  Piketty’nin kitabında doğrudan kertelerarası farklılığa (ya da eşleştirmeye) girilmemekle birlikte, sermayenin getirisi kategorisinin tanımlanış şeklinin kapitalizmin eğilimlerini doğrudan etkilediğini düşünüyorum. Piketty’nin sermaye kategorisi üretime yatırılan sermayenin yanı sıra gayrimenkul ve menkul kıymetleri de içeriyor.  Dolayısıyla, gayrimenkul ve menkul kıymetleri de içerecek biçimde geniş tanımlanmış sermayenin getirisi haliyle dar biçimde tanımlanmış sermayenin getirisinden farklı oluyor.  Nitekim, Piketty internet üzerinden veri setlerini (övülesi bir tavırla) herkesin kullanımına açtığı için farklı sermaye tanımlarına dayanarak rahatlıkla yapılabilen bu ölçümler haklı olduğumuzu gösteriyor.

Sermaye getirisinin seyri sadece gelir ve servet eşitsizliğini doğuran mekanizmanın bir belirleyeni olduğu için değil, aynı zamanda Marx’ın en çok vurguladığı kriz mekanizması olan azalan karlılık eğiliminin gerçekleşip gerçekleşmediğini değerlendirebilme imkanı sağladığı için de önemlidir.  Piketty kendi geniş tanımına dayanan sermaye getirisinin eğilimini 1770-2010 arası İngiltere için aktardıktan sonra, 240 yılın ortalamasının yüzde 4-5 civarında olduğunu kaydediyor (s. 202).  İlginç olan Piketty’nin, bu ortalamanın büyüme ile ilişkisinden bahsetmekle birlikte nedense aynı değişkenin son yetmiş yıllık çarpıcı azalma eğilimine ilişkin tek kelime bile sarf etmemesi.

Sorun, kapitalizmin küresel ölçekte kendi haline bırakılması halinde, adeta doğal işleyişi yüzünden ortaya çıktığına göre, gelir ve servet dağılımı eşitsizliği devletlerin kararlı ve de küresel ölçekte koordine müdahalesini gerektiriyor.  Sermaye geliri 500 bin ya da milyon doların üzerinde olduğunda yüzde 80 oranında vergilendirilmelidir diyor Piketty.  Avrupa için öngördüğü servet vergisi ise nispeten düşük: 1 milyon euro’dan az servet aralığı için yüzde 0, 1-5 milyon euro için yüzde 1 ve 5 milyon avro ve üstü için ise yüzde 2.  Piketty’nin yaptığı hesaplamaya göre, bu tür bir vergi uygulaması tüm AB’de sadece  2,5 milyon kişiyi etkileyecek ve yaklaşık Avrupa GSYH’sinin yüzde 2’si kadar gelir sağlayacak.  Kapitalizmi sürdürebilir kılabilecek reform paketinin bizzat kendisinin uygulanma ihtimalinin az olduğunu gören Piketty, kapitalizmin sürdürülemezliğini görenlerin de okuması gereken bir kitap yazmış.  Daha bir süre gündemde kalacağı kesin.
* Prof. Dr., İstanbul Bilgi Üniversitesi.

CAPITAL
the Twenty-First Century
Thomas Piketty
Çeviren: Arthur Goldhammer
Harvard Univ. Press
2014, 696 sayfa, 39.95 $

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR