scorecardresearch.com Hayattaki en büyük mülkiyetin mezarın olacak... Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Hayattaki en büyük mülkiyetin mezarın olacak...

Burak Soyer’in otobiyografik özellikler taşıyan romanı ‘Zıvana’, biraz Bukowski’yi biraz Chuck Palahniuk’i hatırlatıyor... Soyer’le romanını konuştuk.

24.01.2017 13:00

KEVSER AYCAN SAROĞLU

Hayattaki en büyük mülkiyetin mezarın olacak...Burak Soyer

“Herhangi bir şeye inanmıyordum, buna kendim de dahil” diye yazıyor arka kapakta. Siyah postallarıyla bir tavrın anatomisi gibi sarışın genç bir adam tam yazının üzerinde oturuyor. Burak Soyer. “Ruhum bedenimden ayrılalı çok olmuştu. Benden o kadar nefret etmiş olmalı ki arkasından el sallamama bile izin vermeden uzaklaşmıştı içimden” diye devam ediyor kitap. Doğan Kitap etiketli ‘Zıvana’, hayatta ve toplumdaki bütün kötülükleri, çarpıklıkları görmesine rağmen bunları değiştirecek herhangi bir tavır alamayacak kadar yorgun, umutsuz, aidiyetsiz ve tavır almayanlara kızgın doğmuş, bu yüzden kendini uyuşturmak isteyen genç bir adamın, Sarı’nın hikayesi. Ruhsal eylemsizlik durgun kirli bir su gibi zaman zaman şiddete dönüşürken okur Soyer’in keskin kalemiyle kendi konforlu uykusundan uyandırılıyor. Kendinde ve hayatında güzel olan her şeyi yok etmek isteyen bir aidiyetsiz, bir yıkımcı, ama aynı zamanda keskin bir gözlemci. Kendinde ve etrafındaki her kötülüğü görüyor, kendini kandırmıyor ve bizim de kandırmamıza izin vermiyor.  
Radikal, Akşam gibi gazetelerde muhabir olarak çalışmış, oyunculuk yapmış, halen siyaset, edebiyat ve müzik yazıları yazan Burak Soyer’in otobiyografik özellikler taşıyan romanı ‘Zıvana’, biraz Bukowski’yi biraz Chuck Palahniuk’i hatırlatıyor ve küçük kabuklara sığdırdığımız büyük hayatlarımızın vitrin camlarını indiriyor. Soyer’le romanını konuştuk.
 
Kısaca sen nereden çıktın diye başlasak?

Kütahya doğumluyum. Babam emekli banka müdürü. Annem de emekli memur. 1992’de Çanakkale’ye yerleştik. 2004’te de Marmara Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı’nı kazanıp İstanbul’a geldim. Hedef, o yaz güney sahillerine inip bir manita bulduktan sonra buralardan araklanmaktı. Olmadı. Bir abimizin vesilesiyle 2005’te Radikal Kültür Sanat ve Radikal Kitap’ta stajyer olarak gazeteciliğe başladım. Oradan Akşam Ekler’e geçtim. Sıkıldım. Bir de gönül meselesi vardı. Çanakkale’ye geri döndüm. Yerel gazetelerde çalıştım. Tekrar İstanbul’a geldim. İnternet gazeteciliğine başladım. Bir reklam şirketinde çalıştım. O ara oyunculuk eğitimi girdi devreye. “Güzelmiş” dedim. İşi bırakıp kısa süreliğine Çanakkale’ye geri döndüm. Ama yazmayı bırakmadım. İnternet sitelerine, kafama uyan gazetelere yazmaya devam ettim. Sonra ‘Son Mektup’ filmi geldi. İngiliz hava kuvvetlerinin en psikopat pilotu George karakterini oynadım. Uçak falan kullandık. Kıyak dalgaydı epey. Sonra bir gece bir telefon, “Bize yazsana,” diye... Nihayetinde 15 günde de elimizdeki bu arkadaş çıktı ortaya.

Kitabın kapağında “Ruhum bedenimden ayrılalı çok olmuştu” yazıyor. Bunu biraz açar mısın?
Vücut olarak herhangi bir bankın ya da bar taburesinin üstündeydim o dönem. Ama ruhen koparmıştık ipleri. Sürekli geçmişi, ‘o güzel günlerimi’ düşünüyordum. “Yaparsın be oğlum!” diyordum da neyi, ne yapacağımı bilmiyordum. Gözlerimi, baktığım yerden indirdiğimde önümde boş şişeler, izmaritler, saçma sapan suratlar duruyordu. Kayıtsızdım her şeye. Duygu falan yanımdan geçmiyordu. Buna bir kulp da aramıyordum. Çünkü o hayatı ben seçmiştim.

“Herhangi bir şeye inanmıyordum. Buna kendim de dahil.” Böyle söylüyorsun ama kitap çıkardın. Neden?
Aslında aradığım hep geçmişimdi. Çünkü gerçekten süper insanlarla süper vakitler geçirdim. İleriye dönük beklentim ortadan kalktığı için de benden bir bok olmaz diyordum. Biraz şımarıklık kokan bu hareketi bu kadar rahat söyleyebilmemdeki en büyük etken o yaşa kadar yaptıklarımla alakalıydı. Lise 2’de hocayla kavga ettim. Okulun basketbol takımında oynamadım, şampiyon olamadılar. Ben de tribünden pis pis sırıttm. Bir sene sonra tekrar sahalara döndüm. Öttürdük ortalığı. Kaseti ileri alacak olursak; benimle aynı dönemde üniversiteyi kazananlar deli gibi staj yapacak yer arıyorlardı. Bense o ara Akşam gazetesinin barında rakımı içip güzel kadınlarla makara yaparken o hafta manşet olacak haberimin sayfasının yapılmasını bekliyordum. Bunlar benim teminatımdı. Ben de öyle ver gazı yansın durumu yok. Hırsım da yok. Film teklifi geldi oynadım, kitap yaz dediler, yazdım. Müthiş bir konsantrasyon, tamamen yapacağım işe odaklanmak falan uzun hikâye benim için. Konu ne olursa olsun; bir şeye başladığımda vaziyete bakarım. Olmayacağını anladığımda bırakırım. Ama kitap iyi gitti, bitirdim. Kitap da böyle bir denemeydi benim için.

Neden ‘Zıvana’?
Zıvananın TDK’daki anlamı “İki ucu açık küçük boru” demek. Yani giren çıkan belli değil. Eh, benim hayatıma da giren çıkan pek belli değildi!

Bu kitap kaybedenlerin, kaybolanların ya da hayatı iplemeyenlerin kitabı mı? Sen bu hikâyenin neresinde duruyorsun?
Son birkaç yıldır bu ‘kaybetme’ mevzusuna fazla vurgu yapılıyor. “Benim derdim seninkini düdükler” kaygısında millet, çok matah bir şeymiş gibi. Burada ilk önce şunu sormak lazım: Hangi kaybeden? Kim, neyi, nerede, ne zaman, nasıl, neden kaybetmiş? Gidin bir sorun bakalım Cumartesi Anneleri’ne kaybetmek ne demek? Berkin Elvan’ın ailesine “Sevgilim beni terk etti. Şirket arabasıyla da kaza yaptığım için patrondan fırça yedim. Tam bir kaybedenim” deyin bakalım size ne cevap verecek. Canlarım benim, çok tatlılar. Yazın yapacağı Bodrum - Alaçatı arası bol sosyal medya paylaşımlı bir haftalık tatil için gününün 12-13 saatini işe verenlerin yanında ben ve benim gibi hayatlar yaşayanların maça çıkmasına bile gerek yok. Hükmen galibiz çünkü. Ben de bu kolektif takımın isimsiz oyuncularından biriyim.

İnsan duygularını sahiden bu kadar kayıtsızlaştırabilir mi hayata, aşka, geleceğe?
Kendinizi kitapta anlattığım gibi dünyanın merkezine yerleştirirseniz elbette kayıtsız kalabilirsiniz her şeye karşı.
 
Kitapta ‘Sarı’nın sert hikâyesi kadar onun çevresine bakarken gördüğü herkese karşı acımasız, şefkatsiz ve alaycı bir bakış açısı var. Gerçekten sevmiyor musun insanları?
Bu tamamen insanların kendilerine atfettikleri önemle ilgili. Ulan hayattaki en büyük mülkiyetin mezarın olacak. Farkında değil misin? Artisliğin kime? Acımasız, şefkatsiz ve alaycı olması sadece yöntemle ilgili. Öylesi daha eğlenceli oluyor.

Yine kitapta kadın-erkek ilişkileri dayanılmayacak kadar ‘hardcore’ geçiyor. Gerçek hayatta da böyle misin yoksa bizi mi yiyorsun?
Hemen hemen böyleyim. Geçen tişört alıyordum. Müşterilere bakan kızın saçları çok hoşuma gitti. “Saçların güzelmiş” dedim. Kaşları çatıldı. Direk yazıyorum sandı. Ee güzeldi saçları. Söylemeyeyim mi bunu? Halbuki sadece saçları güzeldi.

Bu kitap topluma ve hayata karşı bireysel bir başkaldırı mı yoksa tamamen otobiyografik bir anlatı mı?
Fifti fifti diyelim. Toplum ve hayatla olan uyumsuzluğum yeni bir şey değil. 15 senedir böyleyim ben. Diğer yandan bu kitap kafasını akıllı telefonlarına tıkmış bir iki insanı dürtüp etrafına bakmasını sağlayabiliyorsa ne mutlu bana.
 
ZIVANA    
Burak Soyer
Doğan Kitap, 2017
173 sayfa, 16 TL.

 

 

 

 

 

 

 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR