scorecardresearch.com ‘Hayatımız trilyonlarca sebebin evlâdıdır’ Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

‘Hayatımız trilyonlarca sebebin evlâdıdır’

Sezgin Kaymaz: “İnsan hayatında bir şey yoktur ki vakâ-yı adiyeden olsun. Her şey fantastik, her ‘tesadüf’ akıllara durgunluk verecek bir ardışık reaksiyonlar zincirinin sonucudur.”

18.03.2013 00:10

NAZAN ÖZCAN nazan.ozcan@radikal.com.tr

‘Hayatımız trilyonlarca sebebin evlâdıdır’FOTOĞRAF: ÜMİT BEKTAŞ

Sevgili okuyucu, çok üzgünüm, size kitabın özetini filan anlatamayacağım. Çünkü özet olabilecek bir şey yok ya da her şey özet. Bilemiyorum. Bildiğim bir şey var ve itiraf ediyorum: Fantastik yazarın fanatik hayranıyım. Dolayısıyla Sezgin Kaymaz, ne yazarsa, ben okurum, hatta döner döner tekrar okurum. Yetmez bir kere daha okurum. Bütün kitaplarını öyle yaptım. Geber Anne’yi, Uzun Harmanlarda Bir Davetsiz Misafir’i, Kaptanın Teknesi’ni, Zindankale’yi, Lucky, Ateş Canına Yapışsın’ı ve hatta öykü kitapları Medet ve Sandık Odası’nı. Zaten onun kitapları anlatılmaz, alınır ve hoop diye okunur. Ama elbette uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerle Kaymaz’a, “bi dur be adam, senin yüzünden uykusuz kaldım” diye gıcık olunur.

Gecenin bir yarısı abuk subuk kahkahalar atılır, okuduğun bir cümleden sonra bıçak yemiş gibi olunur, akıl güm diye durur, yetmez sabaha karşı “ulaannn nasıl yazmış lannn” diye hafif küfür sallanır, ama sevgiden, yeminle. Kitabın başında uykuya dalınır, sabah kahvaltıdan önce hadi bir bölüm daha denerek, kitap bitirilir ve tekrar başlanır, sapıkça mı evet! Ve Kaymaz’ın yeni kitabı Kün’de her şey tam da böyle “oldu”. Sebep “el gadak” güzeller güzeli sarışın canavar Ömer mi, yoksa Gonyalıca konuşan Çeto mu (kendisi aslında köpek azmanıdır), kekemelikten kurtulup şakırdayan sevimli dev Hüdai Aa mıdır, rezilliğin dibine vurabilecek “şerefsizlik”teki Aşut mudur, temizkalpli ve itikatlı Mızaffer Hoca mıdır, “ölük” olduğunu Nihat ve saz arkadaşları mıdır, yufkayürekli Gomiser Penceres, yok Sermetes, yok yok Menderes midir bilemem. Bildiğim bir şey var, Sezgin Kaymaz kendi dediği gibi “Ol sözünün hikmetli hikâyesi”ni anlatıyor. Hay argadaş, olduruyor ya da olduruluyor işte! Ben de size sümeye dil döküyom, annah, gittim!

Kün yani “Ol”dan başlarsak, kitap oldu mu, olduruldu mu?
Benim bir yazı disiplinim, bir yazma sistemim, bir yazış ahlâkım yoktur. Geleni geldiği gibi yazar, olanı ancak olup bittikten sonra görürüm. Kün de önceki kitaplar gibi, nasıl geldiyse öylece döküldü kâğıda. Yayınevine teslim edinceye kadar hiçbir yerine müdahale etmedim. Kimsenin işine burnumu sokmadım; ne Hüdai Ağa’nın ne de Çeto’nun... Ancak redaksiyon safhasında bir miktar neşter darbesi vurdum. Ki zaten roman benden çıkmıştı o aşamada. Demem şu: Ben sadece yazdım. Olduysa oldu, oldurulduysa olduruldu. İnanın planlamadım. Taammüt yok.

Olduysa nasıl oldu, oldurulduysa nasıl olduruldu?
Olduysa da oldurulduysa da olması gerektiği için olmuştur. Ben, beni yaka paça bilgisayarın karşısına oturtan hissiyata teslim oldum sadece. Hep öyle yaparım. Teslim olunacak bir hissiyat yoksa roman da olmaz. Düşünüp taşınıp, bulup edip, kurgulayıp yazmam, yazamam. “Nasıl yazdın?” derseniz, her gece sabaha kadar tuşlarla cebelleşerek, derim. Bazı geceler su gibi akıp gitti, ne geliyorsa hiç kesilmedi gelişi; bazı geceler ise aksine baraj bendi gibi bir şeyler dikildi önüme, sızım sızım, damla damla gitti.

“Varlık kadındır” diyorsunuz kitabın en başında. Neden ve tabii ki bu durumda erkekler ne oluyor?
Erkekler eriyor, bitiyor. Bu konuda daha fazla ukalalık etmek istemiyorum. Hissiyatım o yöndedir. Şöyle söyleyip kesmek isterim: “Tohum, toprağa bir şey vermez, sadece alır. Toprak ise tohumun varlık sebebidir; daima verir.” Tohum kimdir, toprak kim, siz karar verin.

“Varlık kadındır”a devam edersek, bu kitabınızda mesela neredeyse “baş kadın” karakter yok gibi. Erkeklerin dünyası var. Tercih mi, öyle mi “olduruldu”?
Bu bir tercih değil. Ama madem sordunuz, ben de kendime sorayım. Mesela; romandaki maceranın başını çeken bütün erkekler, sonunda nereye dönüyor? Kime?

Bu kitabınızda da öte âlem, özellikle de ölüler epey roman âleminde dolaşıyorlar. Biz yaşadığını sanan ölüler miyiz, yoksa ölü sandıklarımız mı esas yaşayanlar?
Şahsi fikrim, ölülerden daha diri olmadığımızdır. Her varlık can taşır. Biz bazılarını “ölmüş” saysak da... Mevlânâ bunu; “Buğdayın insan olması, insanın tekrar buğday ve o buğdayın tekrar insan olması” metaforuyla sonsuzluğa bağlayarak betimler. İnsanın “ölü” zannettiği topraktan diri bir buğday baş verir, insan o buğdayı değirmende ezip öldürür, ekmek yapıp yer. Böylece buğday, insan vücudunun kimyasal dinamiğinde dönüşüm geçirerek onun yapıtaşlarına karılır, yeniden doğar; o olur, insan olur... Sonra ölür o insan... Toprağa karılır ve buğday olur. Bu döngü böylece sürer gider. Kim ölü ki?

Sizin öte diyarlarla, rüyalarla alıp veremediğiniz nedir acaba?
Bile isteye, hesaplaya planlaya, ölçe biçe yazıyor olsaydım bir cevabım olurdu. Ama yok. Yûnus’un dediği gibi: Beni bende demen, bende değilem,/ Bir ‘ben’ vardır bende, benden içerü...

Kaderci misiniz? Ve tabii kader nedir?
Bana göre kader, Allah’ın bilgisidir; “olmakta olandır.” Onu biz oldurmayız, ama yaşarız. Üzerinde kalem oynatamayacağımız, irademizle hükmedemeyeceğimizdir. “Değiştirdik” sanırız, kaderimize hakim olabileceğimize inanırız, ama palavra... Geriye dönüp kâmil bir ciddiyetle bakarsak, olan bitende zerre miskal payımızın bulunmadığını anlarız. “Elde ettik” zannettiğimiz şeylere bakabiliriz meselâ... O elde ettiğimizi sandığımız şeyin “elde edeceğimiz” biçimde çıkıp gelip kapımıza dayanmasında “var olmaktan”, “o an orada bulunmaktan” başka ne payımız vardır? Peki var olmaktaki payımız nedir?

Bir hicranlı örnek daha... Bizim elde etmek için geberdiğimiz bir dolu şeye başkaları dönüp bakmamaktadır meselâ... Birileri onlara “o şeylerin” kıymetsiz olduğunu öğretmiş, ezberletmiştir. Tıpkı bize başka birilerinin “bu şeylerin” çok kıymetli olduğunu öğrettiği gibi... O hâlde o “elde etme” arzusuna sahip oluşumuzda ne hükmümüz vardır?

Sizin kitaplarınızın genelde Ankara’da geçmesine alışığız. Ama bu sefer mekan değişiyor ve Konya oluyor? Hayırdır desem?
Mekân yalnızca Konya değil. Hem Ankara hem Konya. Buna ben karar vermedim; öyle oldu. Ben de kenara çekilip Konya’ya saygılarımı sundum sadece. Hem, koca Mevlânâ ta Belh’ten kalkıp Konya’ya gelmiş olsun da; biz azıcık gelmeyelim... Olur mu hiç?

Konya olduğu için de Konya ağzı da kitaba hakim. Sizin Konya ağzına hakimliğiniz nerden geliyor?
On üç sene Konya’da yaşadım ben. İlkokul ve koleji Konya’da okudum. Dili de, kendi de müthiş bir şehirdir. Kitapta Konya ağzı kullanıldıysa, kahramanların bir kısmı Konyalı olduğundandır. Konyalı dediğin Zeki Müren Türkçesi konuşmaz; Konyaca konuşur. Hüdai Aa hariç.

Köpekler neredeyse her kitabınızda var. Sevgili Lucky’ye kitap yazan yazarsınız siz ama bu sefer işler iyice ilerlemiş. Sırrı az ama Çeto şakır şakır şakır konuşuyor. Üstelik Çeto Konyaca konuşuyor! Git gide insanlaşıyorlar mı?
Çeto Konyalı olduğu için Konyaca konuşuyor olsa gerek. Köpekler insanlaşmıyor ama bazı insanlar onları “sahiden” görüp duyabiliyor. Nasıl ki kitaplarımda herhangi bir kahramanı “özellikle” var etmiyor, edemiyorsam, köpekleri de “özellikle” var etmiyorum. Onlar, gelecekleri varsa dokuya kendiliklerinden gelip karışıyorlar. Kitaplarımın dördünde hiç köpek yoktur meselâ. Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir, Kaptanın Teknesi, Zindankale ve Ateş Canına Yapışsın köpeksiz gelmiş, köpeksiz gitmiştir.

Karakterlerinizi yazarken siz de seviyor musunuz? Yoksa yazar uzaklığında durabiliyor musunuz ya da durmamayı mı tercih ediyorsunuz? Çünkü okurken karakterleri sevmemek im-kân-sız. Karakterlerinize torpil mi geçiyorsunuz?
Tekrar ve yeminle söylüyorum; ben karakterleri tasarlamıyor, ne diyeceklerine, ne yapacaklarına bir gıdım karışmıyorum. Onlar zaten öyle. Ben de yazarken tanışıyorum her biriyle ve elbette “tanıştığıma çooook memnun” oluyorum. Torpil söz konusu değil. Sevilecek tarafları varsa, öyle oldukları için var. Veya okuyanın gözü, onların sevilecek yanlarını görebildiği için.

En başından beri karakterlerin nerede, nasıl, ne zaman bir araya geleceğini planlıyor musunuz? Mesela Kün’de, Ömer’in, Muzaffer Hoca’nın, Hüdai Aaa’nın, Menderes’in bir araya gelmesi gibi.
Asla... Bir paragraf sonra ne olacağını bilmem ben. Bilsem bir satır yazamam zaten. Meselâ yazabilseydim 2008’de İzmir’de kaybettiğim bitmek üzere olan romanı yazardım. Her satırı aklımda, ama yazamıyorum. Olmuyor.

Kitaplarınızdaki çocuklar genellikle “melek” yavrular. Tıpkı Kün’deki Ömer gibi. Ama bakınca Ömer, küçük bir canavara dönüşebiliyor. Ama gene de “melek” ve “sarışın”. Çocukları bu kitapta da olduğu gibi hafiften kayırıyorsunuz?
Kim? Ben mi? Kayırmış mıyım Ömer’i? Melek mi yapmışım onu? Yanlış. O ne bir şeytan, ne de bir melek. Sadece çocuk. Kayırdığım ise kuru iftiradır. Benden değildir öyle olması; kendindendir.

Ömer’in sürekli dayak yemesi, Aşut’un ya da Muhtar’ın berbat mı berbat “çakal tüccar”, Muzaffer hocanın tam bir takva sahibi olması gibi, karakterler ve hikâyeler bu kadar gerçekken, kitaplarınızın toplamı nasıl bu kadar “olağanüstü” olabiliyor?
İltifat ediyorsunuz. Tekrar ve tekrar, yemin ve kasemle söylüyorum; Ömer, Muhtar, Aşut ve Muzaffer Hoca ile Kün’ü yazarken tanıştım. Gerçek oluşları kendi marifetleridir. “Olağanüstü” oluşları ise beni yerli yersiz tutup bilgisayar başına oturtan; “ilham” denilen o şeyin marifeti.

Daha önceki kitaplarınızda da fazla karakter olmasına alışıktık, bu kadar fazla karakter yazmak zor bir iş olsa gerek. Üstelik de hepsinin birbirine bağlantısını kurmak gerek.
Yazmaya başlıyorum; onlar romanın iç dinamiğinde yerlerini buluyorlar, sonra ben hiç müdahale etmeden seyretmeye, yapıp ettiklerini kâğıda dökmeye devam ediyorum. Bağlantılar, beni işe karıştırmaksızın ortaya çıkıyor. Karakterlerin tümü benden bağımsız. Bana ait olan yerler bellidir. Ara ara okuyucuya selâm çakarım meselâ. Soru sorar, şakalaşır, bilgiçlik taslarım.

Anlattığınız olaylar, Ömer’in herkesi pataklaması, ölülerin uyanması, rüyaların gerçekleşmesi gibi aslında “inanılmaz” olayları okuyucuya inandırıyorsunuz. Bunun bir formülü var mı sizde?
İnandırmaya çalışmamak... Formül budur. Romanın anahtarı elimde olsaydı dayanamaz, mutlaka “inandırmaya” çalışırdım okuru. O zaman da roman inandırıcılığından çok şey kaybederdi.

Hayatınızın kaçta kaçı fantastik kaçta kaçı gerçek? Sürekli fantastik ve gerçeklik arasında gidip gelerek yaşamak mümkün mü?
Yüzde yüzü fantastiktir... İnsan hayatında bir şey yoktur ki vakâ-yı adiyeden olsun. Her şey fantastik, her “tesadüf” akıllara durgunluk verecek bir ardışık reaksiyonlar zincirinin sonucudur. Hülâsâ hayatımız, bizi bu hayata sürükleyen trilyonlarca sebebin evlâdıdır. Yani tam da Nihat’ın dediği gibi; “Ne benim olan benimdir, ne senin olan senindir.” Hâl böyle ise, ben de size sorayım: Hayatınıza bir daha bakın. Neresi gerçeğin üstüdür, neresi altı?

Size fantastik yazar demelerine alıştınız mı?
Alıştım, benimsedim, sahiplendim, sevdim.

Klasik olarak sorayım, çünkü meraktan çatlıyoruz: Senaryo işleri ne alemde?
Geber Anne Holywood’da farklı bir adla filmleştirilmeye çalışılıyor. Siz daha iyi bilirsiniz; kitabın film özeti sayılan “treatman”ı yazıldı, şu sıra senaryosuna kafa patlatıyor dostlar.

KÜN
Sezgin Kaymaz
İletişim Yayınları
2013, 479 sayfa, 26 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR