scorecardresearch.com Gel gör beni aşk neyledi! Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Gel gör beni aşk neyledi!

Nabokov’un ahlaki yargıları yerle bir ettiği romanı Lolita’nın iki beyazperde uyarlamasından ilki, Kubrick imzalı film, kitap sayfalarının sinemaya yansıması konusunda örnek teşkil ediyor.

04.07.2014 13:00

MURAT ÖZER cinemozer@gmail.com

Gel gör beni aşk neyledi!

Dünya dillerinin zengin dağarcığına yeni bir kelime olarak dahil olan lolita, bunu Vladimir Nabokov’un aynı adlı şaheserine borçlu. Cinsel çekiciliğe sahip genç kız gibi uzunca bir sıfatı tek kelimeye sıkıştıran bu kavramın içi Nabokov’un cümleleriyle doldurulduğunda çok daha tesirli oluyor kuşkusuz. 17 yaşından itibaren eserleri yayımlanmaya başlayan Rus göçmeni Amerikalı yazarın 1955’te türlü zorluklarla sayfalara yansıyan romanı Lolita, hem stili hem de hikâye derinliğiyle çığır açıcı özellikler taşıyor, anlı şanlı Nabokov isminin hemen yanıbaşında anılmayı hak ediyor.

Lolitanın hikâyesi malumunuz; yetişkin bir adamla küçük bir kızın kelimelerle anlatılması mümkün görünmeyen aşkı. Evet, biz belki anlatamayız bu aşkı kelimelerle ama Nabokov’un mükemmel bir hikâye kurgusuyla anlatmasını da ağzımız açık okuruz! Yanlış anlamayın, yazarın bu romanda pornografik bir dil kullandığını falan söylemek istemiyoruz. Aksine, böylesi bir kolaycılıktan özenle kaçınıyor ve saf aşk kavramıyla açıklıyor bütün olan biteni. Thomas Mann’ın başyapıtı Venedik’te Ölüm’le akrabalık bağları da olan bu metin, yazarın özellikle Amerikan ahlâkı üzerinde tepinmesine de fırsat tanıyor, ki romanın önce Fransa’da yayımlanmış olması da bu yargıyı güçlendiriyor.

Humbert Humbert adlı bir mahkûmun jüri üyelerine hitaben yazdığı bir kitap olarak ortaya koyuyor eserini Nabokov. Doğumundan itibaren hikâyesini anlatmaya başlıyor Humbert ve onu Lolita’yla (Dolores) yaşayacağı tutkulu ilişkiye götüren nedenlerin altını da dolduruyor böylece. Geçmişinde de benzer tutkular olan karakter, erken olgunlaşan küçük kızların cinsel çekiciliğine karşı koyamadığını itiraf ediyor. Buradaki Edgar Allan Poe göndermesi de saplantının kaynağına doğru götürüyor bizi. Evet, romanın açılışıyla Humbert hakkında epeyce donanıma sahip oluyoruz, ama asıl mesele Lolita’yla karşılaştığı andan itibaren devreye giriyor. On iki yaşındaki kıza yakın olabilmek için annesiyle evlenen adamımız, kadının bir kazada ölmesinin ardından asıl hamlesini gerçekleştiriyor ve Lolita tutkusunun karşılığını alacağı aşamaya geçiyor. Ancak bu aşkın saplantıyla anlamlanması, mutlulukun geçici olacağını ve çiftin hayatının giderek kâbusa evrileceğini hissettiriyor, ki öyle de oluyor en nihayetinde. Kıskançlıkla ivmelenen bu düşüş, Lolita’nın parmağında oynatma iştahının da etkisiyle trajik sona doğru götürüyor ikiliyi...

Lolita, Nabokov’un aşk üzerine kurduğu cümlelerin toplumsal yargıların ötesine geçen bir gerçeklikle eşleştiği müstesna bir roman. Yazar, anlattıklarının çarpıcılığına teslim olmadan kaleme aldığı bu metinde edebiyatın derin sularına dalmayı ihmal etmiyor. Her daim meseleyle tartışılan, oysa Nabokovun hikâye kurgusuna yaptığı sihirli dokunuşların da en az hikâye kadar ilham verici olduğu Lolita, yazarın mektup formundaki bu itiraflar silsilesini kusursuz bir aşk hikâyesine dönüştürmesinin yasak meyvesi bir bakıma. Okumanın haram sayılacağı, okuduklarından ilham almanın suç olarak görüleceği, bu konuda düşünmenin bile ayıplanacağı bir meseleyi gelecek kuşaklara taşımanın üstesinden geliyor Nabokov.

Senarist Vladimir Nabokov
Sinema demişken, Lolita’nın iki beyazperde uyarlamasına dokunalım biraz da, özellikle de ilkine. Stanley Kubrick’in 1962 tarihli uyarlaması, harika bir film olmasının yanı sıra, senaryo masasında Nabokov’un bizzat kendisinin oturmasıyla da önemli, ki bu yazarın ilk ve tek senaryosu. Nabokov, metninden yansıyan birçok unsurun sinema için ideal göründüğünün farkında olduğundan, Kubrick’in filmine de bu unsurları mükemmelen aktarmayı başarıyor. James Mason’ın canlandırdığı Humbert ile Sue Lyon’ın ruhunda ve bedeninde hayat bulan Lolita’nın ilişkilerini bütün uzuvlarıyla yansıtan bu senaryo, edebiyatın sinema sanatına sunduğu bir armağan kimliği taşıyor. Kamera arkasında (ve kredilerde görünmese de senaryo masasında) Kubrick’in olması da tutkunun ete kemiğe bürünmesini kolaylaştırıyor.

Kitabın ilk bölümlerini oluşturan karakterin geçmişinin filmde olmadığını, açılışın finalle yapıldığını da belirtelim Lolita’da. Cinayetle açılan film, sonrasında geriye dönerek buraya kadar nasıl gelindiğini anlatıyor bize. Kızımızın 12 değil 14 yaşında olması da genel izleyici için bir miktar katlanılabilir kılıyor hikâyeyi. Peter Sellers’ın canlandırdığı Clare Quilty (ve diğerleri) karakteriyse romandan daha yoğun bir yer işgal ediyor, âşıkların yolculuğunun her aşamasında kendini gösteriyor. Aktör, ustalık mertebesinin öyle olur olmaz adamlara mal edilemeyeceğini de hissettiriyor müthiş performans(lar)ıyla!

Yazdığı senaryoyla Nabokov’a Oscar adaylığı da getiren Lolita, tartışmalı (tartışılabilir) meselelerin sinemadaki kullanım alanını tarif eden bir film aynı zamanda. Ahlâki sorgulamaların kimi zaman anlamsız kaldığı durumların benzersiz yansımalarından birine dönüşen yapım, kolaycılık tuzağına düşerek toptan reddetmeyi öngören toplum denen aygıtı da eleştiriyor bir yandan. Nabokov’un kitabın sonunda anlattıklarından bir cümle, bu resmin iyice netleşmesini sağlıyor, hem roman hem de film için: “Tepkilerin bazıları çok eğlendiriciydi; okuyanlardan biri Lolitamı on iki yaşında bir oğlan çocuğu yapıp çiftçi Humbert tarafından bir ahırda, gölgeli, tedirgin edici bir ortamda ırzına geçirtirsem, bunu da kısa, vurucu, gerçekçi cümlelerle yazarsam, bağlı olduğu yayınevinin kitabı basmayı düşünebileceğini söyledi.” Toplum böyle bir şey işte!

Lolita’nın Adrian Lyne imzalı 1997 uyarlamasına geçtiğimizdeyse sadece kötü değil yakıştırmasını yapabiliyoruz. Uyarlandığı metnin gücü nedeniyle kötü olamayan bu film, Jeremy Irons ve Dominique Swain arasındaki uyumdaysa James Mason ve Sue Lyon’a yaklaşamıyor haliyle. Kubrick’in filminin siyah beyaz oluşu bile ekstra bir derinlik katıyor hikâyeye, ki Lyne’ın filmindeki canlı renklerden bu etkiyi alamıyoruz. İki filmi karşılaştırmak da anlamsız aslında, dönemsel özellikleriyle erken ve geç gibi duruyorlar zira. Kubrick’in çalışmasının öncü olmasının yanında Lyne’ın filmi sıradan kalıyor, kalabalığın içinde kaybolup gidiyor.

Not: Lolita’nın 1962 ve 1997 uyarlamalarının DVDlerini raflarda bulabilirsiniz.

LOLITA
Vladimir Nabokov
Çeviren: Fatih Özgüven
İletişim Yayınları
2011 (11. baskı), 364 sayfa, 25,5 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR