scorecardresearch.com Dibe vuran kadınların kurtulmaları daha kolay oluyor Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Dibe vuran kadınların kurtulmaları daha kolay oluyor

Zehra İpşiroğlu Haneye Tecavüz’de altı kadın ve bir transın yollarını kesiştirerek bu topraklarda kadının yaşadığı şiddet sarmalını anlatıyor. Duygu Asena Kadının Hâlâ Adı Yok Roman Ödülü’ne layık görülen Haneye Tecavüz’ü İpşiroğlu’ndan dinledik...

15.04.2016 00:55

AYŞE ANDAŞ

Dibe vuran kadınların kurtulmaları daha kolay oluyor

Haneye Tecavüz’de, farklı kitap ve oyun çalışmalarınızda olduğu gibi belgesel kurguyu kullanmışsınız. Bu kez kadın ve şiddet konusunu işlemenizin nedeni nedir?
“Kendine ait bir odadan” söz ediyor Virginia Woolf. Kadınların kendilerine ait bir odalarının olmaması onları korunmasız duruma getiriyor. Eril sistemin içinde tam bir kuşatılmışlık içindeler. Kadın olmanın getirdiği korunmasızlık, yalnızlık, kırılganlık. Ataerkil düzende neredeyse küçücük bir çocuk gibi görünen kadın öylesine zavallı, acınası durumdadır ki erkek kadını koruma görevini üstlenir. Çocukken babası, amcası, ağabeyi gibi başka bir aile büyüğü korur onu. Sonradan da eşi... Kararlarını alma hakkı verilmemiştir ona. “Kadının adı yok” diyor Duygu Asena. “Kadının kimliği yok, benliği yok” da diyebiliriz. Her insanın yaşama, soluk alma hakkı vardır. Ama bu ilke özellikle kadınlar için geçerli değil. Öyle olduğu için de sadece insan haklarından söz etmek yeterli olmuyor, kadın haklarından da söz etmemiz gerekiyor.

Kitabınızda sadece kadınların değil, erkeklerin de bir türlü birey olamadıklarını gündeme getiriyorsunuz...
Haklısınız. Belki de en temel sorun, bir türlü birey olamamamız. Klişelerle betonlaşmış bir zihniyeti değiştirebilsek çok şeyi değiştirebiliriz. Namus hikâyesi, kadının “hayır”ının aslında “evet” olduğu düşüncesi, kadının kuyruk sallaması, kadının erkeğin malı olması, aile mitosu, “Baba ne derse doğrudur” düşüncesi, erkek-kadın ilişkilerinde sadece kadından özverili olmasının beklenmesi... Bu klişeler kadının olduğu kadar, erkeğin de yaşamını belirliyor. Sistemi bir piramit olarak düşünürsek en altta kadınları görüyoruz, en üstte ise politikacılar, din adamları, askerler... Bu zihniyetin bekçileri yer alıyor.

Romanınızda erkeklerin söylemlerini okurken kadınların içine düştükleri durumu daha iyi kavrıyoruz.
Erkekler de bu sistemin parçası, onlar da özgür değil. Namus cinayetlerini düşünün; bir adamın karısını, ablasını öldürmesi kolay mı? Ama kendilerini bu koşullandırılmanın ötesinde yeniden var etmeye çalışan, bir şeyleri değiştirmeye çalışan erkekler de var.

Romandaki Erdem gibi mi?
Erdem gibiler çok önemli. Kadın-erkek eşitliğine yüzde yüz inanıyorlar. Erdem de ataerkil bir koşullanmışlığın içinde ama bunun kendisinden neler götürdüğünün farkında, Doktor Mert’in tam tersi. Doktor Mert dengesizliği içinde çok acı da çekiyor, hem kendisine hem kadınlara hayatı zehir ediyor. Oysa Erdem, yaşamını sevdiği kadınla çok güzel anlamlandırabiliyor. Bu koşullandırılmanın dışına çıkmayı başardıklarında erkeklerin de yaşamında çok olumlu bir dönüşüm oluyor.

Kadınların da eril zihniyeti içselleştirmiş olması çok önemli bir sorun oluşturuyor, değil mi?
Belki de en büyük sorun bu. Bir yerde okumuştum; bir okulda bir tecavüz olmuş, türbanlı bir genç tecavüze uğrayan öğrenciyi “Başı açık bir öğrenci olduğuna göre mutlaka kuyruk sallamıştır” söylemiyle suçlayarak tecavüzcüyü savunuyor. Ne kadar absürt! Bunları bir insan, bir kadın nasıl söyleyebiliyor? Bu söylemde “Kadının kapanması gerekiyor” gibi köktendinci bir ideolojiden kadını erkeğin malı olarak gören bir zihniyete değin çok şey görüyoruz.

Bir kadın 14 Şubat Sevgililer Günü’nde kocasına sürpriz yapıp mum ışıklarıyla güzel bir sofra hazırlıyor. Kocası ne olduğunu anlamadığı için kadını on altı yerinden bıçaklayarak ağır yaralıyor. Savunmasında yanlış anlaşılma olduğunu, aniden kıskançlığa kapıldığını söylüyor. Kadının babası, kızlarını böyle gavur âdetleriyle büyütmediklerini, damadın mağdur olduğunu söyleyerek sanığı koruyor. Mahkeme heyeti de sanığın iyi halini ve kravatını göz önünde bulundurarak onu serbest bırakıyor. Aile Bakanı ise kadınlarımızın yanlış anlaşmalara neden olmamaları için bu tür süprizlerden kaçınmalarını, sürpriz yapacaklarsa kocalarından izin almalarını öneriyor. Kadın da tabii şikâyetten vazgeçiyor. Neresinden baksanız kara mizah.

Sizce kadınlar bu kısır döngüden nasıl kurtulacaklar?
Çilem ya da Hazal gibi iyice dibe vuranların kurtulmaları daha kolay oluyor. Diğerleri sürekli gelgit içinde. Bu öteden beri böyledir, bir sorun olduğunda biz kadınlar kendimizi çok çabuk suçlama eğilimdeyiz. Özeleştirinin dönüştürücü bir gücü var. Ama bunun için kadının kendine güvenmesi gerekiyor. Öyle olmadığı için özeleştirinin yerini kendini suçlama alıyor. Tipik bir güvensizlik göstergesi. Kadın kendini suçlarken kendine erkeğin gözüyle bakmaya başlıyor ki böylece kendine çelme takmış oluyor. Ben herhangi bir olayda kendini kadının gözüyle görerek suçlayan erkeğe pek rastlamadım ama tersine sürekli rastlıyorum. Zaten ataerkil bir toplumuz, bugünse kadına karşı tavrın iyice yoğunlaştığı bir yönetim dizginleri almış eline gidiyor. Yönetim öyle olunca kadın da hiçe sayılıyor, bunun en uç noktasında şiddet yaşanıyor. Gezi’de gördük; buna karşı çıkan, direnen kadınlar var elbette ama acaba sayıları ne kadardır?

Beni kitabınızda çok etkileyen, bu kısır döngüyü Serra gibi entelektüel kadınların da yaşaması oldu.
Serra anneannesinin ve annesinin düştüğü yanlışa düşmemek için farklı bir yoldan gidiyor ve feminist oluyor. Dışarıdan baktığınızda hem bilinçli hem de hümanist bir kadın. Ama bir şeyin düşünsel düzlemde bilincinde olmak başka bir şey, doğrudan etkin olmak başka...

Yolları kesişen altı kadın ve bir transı, onların bakışıyla anlatıyorsunuz. Kimi dobra dobra konuşuyor kimi daha kibar, kimi aşırı duygusal kimi olayları düşünsel bir süzgeçten geçirip mesafe alıyor. Kurguyu açar mısınız?
Söylem biçimlerini belirleyen hem kadınların yetiştikleri ve geldikleri çevre hem yaşadıkları hem de karakteristik özellikleri oldu. Sözgelimi Çilem öyle çok şey yaşamış ki anlatmakta zorlanıyor. Aslında Çilem anlattıklarından çok anlatmadıklarında var. Suskunluk anları önemli. Trans Yıldız ise entelektüel bir tip; kendine düşünerek, okuyarak bir yaşam alanı kurmaya çalışıyor. Hep kişileri konuşturmaya çalıştım. Yazar olarak ben yokum bu romanda. İlginç bir deneyim oldu. Çünkü bir insana, bir olaya içeriden bakmak, dışarıdan bakmaktan çok daha farklı.

Haneye Tecavüz, geçtiğimiz hafta Duygu Asena Roman Ödülü’ne layık bulundu. Nasıl hissediyorsunuz? 
Yıllar önce “Kadının Adı Yok”u okuduğumda hem çok etkilenmiş hem de kızmıştım Asena’ya. Kızgınlığımın nedeni sınırsız öfkesiydi. Belki kendim daha korunaklı bir ortamdan geldiğimden, belki de saldırgan bir insan olmadığımdan bu öfkeyi bir türlü hazmedememiştim. Yıllar sonra anlıyorum. Öfke bir şeye “Hayır” demenin ilk adımı ve çok ama çok önemli. Önemli ama yeterli değil. Öfkenin nedenlerini keşfetmemiz gerekiyor. Bunu keşfettiğimiz oranda farkındalığımız gelişecek, farkındalığımız geliştiği oranda da bir şeyleri değiştirebileceğiz. Bu bağlamda Duygu Asena ödülünün çok önemli bir değeri var benim için.

HANEYE TECAVÜZ
Zehra İpşiroğlu
E Yayınları, 2016
152 sayfa, 13 TL.

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR