scorecardresearch.com Bir yazarı en iyi başka yazar anlar Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Bir yazarı en iyi başka yazar anlar

‘Yalnız Kaldınız, Peyami Bey!’de Peyami Safa ile genç bir yazarı arafta buluşturan Hamdi Koç, “Bir yazarın bu dünyada huzur içinde yaşaması da huzur içinde ölmesi de imkansız. Bir yazarı en iyi bir başka yazar anlar” diyor.

20.01.2017 06:00

İHSAN YILMAZ iyilmaz@hurriyet.com.tr

Bir yazarı en iyi başka yazar anlarHamdi Koç / Fotoğraf: Emre Yunusoğlu

Bir yazarın Beyoğlu’nun ara sokaklarında siyasi bir cinayet teşebbüsüyle öldürülesiye dövülmesi ve ölmek üzereyken Peyami Safa tarafından ruhunun arafta kurduğu dünyaya getirilmesiyle başlıyor roman. Yazar bir roman karakteri olsa bile sizi arafta buluşturan duygu neydi?
Bir yazarın bu dünyada huzur içinde yaşaması da huzur içinde ölmesi de imkansız. Hele iki yazarın iyice imkansız. Romancılığın temel becerilerinden birinin her yaşantıya içeriden bakabilmek kadar dışarıdan da bakabilmek olduğu herkesin malumu. Romanın anlatıcısı olan genç yazar bana romanda geçen yaşantıya içeriden, Peyami Safa gibi daha yaşlı, daha tecrübeli, daha serinkanlı bir yazar da dışarıdan bakma imkanı verdi. Ayrıca ezelden beri inandığım bir şey vardır, bir yazarı en iyi bir başka yazar anlar. Çünkü yazarlar şu koca alemde sadece yazarların yapabilecekleri hataları yapma talihsizliğine ve ayrıcalığına sahiptir. O yüzden birbirlerini anlarlar. Bu roman özelinde bir de tabii tarihe, kişisel tarihe, dolayısıyla vicdan azabına dair bir ihtiyaç var. Yaşlı yazar genç yazara sahip çıkıyor, onu esirgiyor. Bu ana, bu yakınlığa hangimiz ihtiyaç duymayız?

Sonuçta bu gerçek bir Peyami Safa biyografisi değil, iki roman kahramanından birisi. Senin için gerçek Peyami ile roman kahramanı arasında nasıl bir fark var?
Evet, elbette bir Peyami Safa biyografisi değil. Anlatıcının otobiyografisi bile değil. Peyami Safa sayısız roman ve makalesine rağmen bize güncesini miras bırakmadığı için derin keder duyduğum bir yazardır. Bu romanı yazarken ona ihtiyaç duydum ama sadece ondaki iyi olma, babacan olma eğiliminin gücüne güvendim. Kusurlarının onu iyi kalpli biri yapmış olacağını varsaydım. Gerçi zaman geçtikçe iyi kalplilikten ibaret olamayacağını da anlamak zorunda kaldım. Ama romanda da söylendiği gibi bu benim Peyami Safa tasavvurum. Hayali ve büyük. Saygın ve korkunç. Tanrı ve kurban.

“Kötülük kendini kolay veren ruhlara pek itibar etmiyor. Belki o da işiyle gurur duymak istiyor. İnsanın kavrayamadığı ve iyi ya da kötü edebiyata ne kadar konu ederse etsin kavramak istemediği tek şey kötülüktür” diyorsun. Bir zulüm ve kötülük sorgulaması... Neydi seni bu sorgulamaya götüren?
Ben ilk gençlik yıllarımı yetmişlerde, memleketin o malum cehennem yıllarında yaşadım. O yıllarda zulüm havadaki kömür tozu gibi her nefeste ciğerlerine sinerdi. Ki insan zamanla anlıyor, zulüm aynı o yıllardaki kış akşamı havasının kendisi gibi devletin senin üzerine üflediği ölümcül nefesten ibaretti. Ankara’nın hava kirliliği meşhurdu. 80 başlarında ODTÜ’de okudum, bizzat biliyorum. Şimdi geri dönüp bakınca bana çok ironik geliyor. Ankara, devlet, nefessizlik, veremliymiş gibi duran solgun sokak lambaları, zulüm, umutsuzluk. Elbette kendi hatırladıklarım. Ve elbette kötü hatırladıklarım. Ama öte yandan herkesin, bütün bir nüfusun unutmayı, hatta görmemiş olduğuna inanmayı tercih ettiği şey. Kötülüğün kalbi en uzağımızdaki şey. Conrad’ın o romanını okuduğumdan beri, ki hala döne döne okuduğum tek romandır, hayal gücümü ve vicdan duygumu en çok zorlayan şey kötülük. Her ne şekilde olursa olsun. Felsefi ya da bireysel ya da toplumsal ya da sadece tepkisel. Galiba yaşım da böyle meselelere kendimi kaptırmaktan çekinmeyeceğim bir dönemece geldi.

TÜRKİYE ARTIK NÜFUSUNUN ÖNEMLİ BİR KISMINI REDDEDİYOR

Kötülük ve zulüm dışında inanılmaz bir umutsuzluk var romanda. Araftaki roman kahramanı yaşamayı değil ölümü tercih ettiğini söylüyor her fırsatta. Nereden kaynaklanıyor bu umutsuzluk ve neden?

En sonuncusunu en başta söyleyeyim: yaşamakta olduğumuz günlerden. Başımıza gelen felaketleri karşılarken milletçe, devletçe gösterdiğimiz paçozluktan. Yakın zamana kadar kendimizi bu memleketin iyi kötü, üvey müvey de olsa evladı, sakini sayarken şimdi en gizli sığınaklarımıza kovalanmakta olduğumuz hissinden. Türkiye artık nüfusunun önemli bir kısmını reddediyor. Önemli bir kısmımız artık hükümsüzüz. Günlük hayatta kayıp nüfus kağıdı ilanlarından fazla yer tutmuyoruz. Evet, belki abarttım ama sanıyorum içinde çalıştığım atmosfer beni romanımın rengini olabileceğinden bir ton koyu tutmaya itti.

“Hepimiz bir gün bir hayat kurtarmanın hayalini kurmuşuzdur. Hiçbirimiz bir gün bir karanlık arasokakta bir ıslak duvarın dibine serilmiş kımıltısız yatarken birilerinin gelip hayatımızı kurtarmasını bekleyebileceğimizi düşünmemişizdir.” Gerçek bu kadar mı çarpar insanı?
Hayat, işte. Bireyin kendi tatlı yanılsamalar, iyilikler dünyası ve karşısında kendi bildiğini okuyan zulüm dünyası. Acı hakikaten, değil mi? Bunun bir versiyonu da bir cumartesi akşamı taksiye binip Beyoğlu’na, arkadaşınızın doğum günü partisine gitmekte olduğunuzu sanırken stadın arkasında patlayan bir terörist bombasında hayatını kaybeden gencecik bir çocuk olmaktır. Daha kötü bir versiyonu şehit ilan edilmek tesellisi olabilir. Daha daha kötü bir versiyonu da devlet büyüklerimizce topluca şehadete davet edilmek nezaketi olabilir. Bana kızmayın ama çok üzgün, çok kızgınım. Romanım bağlamında konuşmakta zorlanıyorum. Hata ediyorum, farkındayım ama edebiyat bazen öfkeye yenik düşüyor.

Hamdi Koç kahramanlarını çok yara bere içinde bırakır yaratırken. Bu kez ölümüne kanatmış derisini, ruhunu. Neden?
Belki sanata, edebiyata duyduğum inanç azaldı. Belki karşılık duygusu benim için gerçekliğini yitirdi. Emin değilim. Ama Yalnız Kaldınız Peyami Bey benim muhtemel bütün yanılsamalarla, avuntularla mücadele ettiğim, karşı koymaya çalıştığım, çıplaklığın ta kendisini aradığım bir roman oldu. Yazılması çok uzun sürdü. Tam yedi sene. O süre içinde vazgeçilmesi çok kolaydı çünkü beni çok zorladı. Çünkü hayatı da yazıyı da kolaylaştıracak her varsayımı en baştan reddettim. Bu roman ölülere inanmanın romanıdır.

YALNIZ KALDINIZ, PEYAMİ BEY!
Hamdi Koç
Can Yayınları, 2016
264 sayfa, 21 TL.

 

 

 

 

 

 

 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR