scorecardresearch.com Atatürk ile Gandi arası bir karakter... Kitap Yazısı ve Makale Yorumları Radikal Kitap'ta!

Atatürk ile Gandi arası bir karakter...

Erendiz Atasü yeni romanı ‘Baharat Ülkesinin Hazin Tarihi’nde bize pek tanıdık gelecek bir hayali ülkenin kuruluş, devrim ve modernleşme sancılarını anlatıyor.

09.12.2016 05:00

BAHAR ÇUHADAR bahar.cuhadar@radikal.com.tr

Atatürk ile Gandi arası bir karakter...ERENDİZ ATASÜ/ FOTOĞRAF: SELAHATTİN SÖNMEZ

Yeni romanı ‘Baharat Ülkesinin Hazin Tarihi’nde bize pek tanıdık gelecek bir hayali ülkenin kuruluş, devrim ve modernleşme sancılarını anlatan Erendiz Atasü'nün romanında kadınların mücadelesi, kendisinden bekleyeceğimiz üzere hikâyenin ana damarlarından biri... Ülkenin önderi ve romanın baş kişisi ‘Cavahar Mehta’nın ise Atatürk ve Gandi arası bir karakter yaratma arzusunun sonucu olduğunu söylüyor, Atasü. 'Baharat Ülkesinin Hazin Tarihi'ni kendisinden dinledik...

Romanın başına düştüğünüz notta kişi ve olayların düş ürünü olduğunu belirtiyorsunuz. Yine de ‘Baharat Ülkesi’nin çektiği devrim, modernleşme sancılarını bir noktadan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sancılarıyla paralel okuyor insan. Bu romanı tam da Türkiye’nin bu sancılı döneminde yazmış olmanız, hikâyenin yaratıcısı olarak ne ifade ediyor size?
Herhalde yaşadığımızın bir yıkım süreci olduğuna dair bilincim çok keskin, izlenimim çok güçlü ve çok üzücü. O nedenle düş gücümde böyle bir kurgu belirdi. Türkiye’yi anlatayım diye çıkmadım yola. Zihnimde beliren olaylar ve kişiler kalemimden yol bulup bu romana aktı. Yaşadığımız yıpranma süreci tüm insanlığa, hatta gezegenimize ait. Belki -umarım öyledir- geçici bir dönem bu, ama damgasını vurup öyle geçecek. Yalnızca bizim Kurtuluş Savaşı’mızdan ve Cumhuriyet devrimimizden yansımalar yok kitapta. Başka ülkelerden de var. Onun için düş ürünü bir ülkede geçiyor roman. Yirminci yüzyılda, Sovyet devriminin başını çektiği büyük devrimler yaşandı. ‘Üçüncü dünya’ ülkeleri Mustafa Kemal, Gandi, Nelson Mandela ve yakınlarda yitirdiğimiz Castro gibi seçkin evlatlar yetiştirdi. Hindistan’ı gördükten sonra hem ülke, hem Gandi zihnimi kurcaladı. Orada da soluğu kesilmiş bir devrim söz konusu. Şurası gerçek ki devrimler olmasaydı, insanlığın büyük kısmı içinde debelendiği maddi ve manevi sefaletten bir parçacık olsun kurtulamazdı. Ama devrimlerin de çıkmazları var... Atatürk’le Gandi –ki çok farklı karakterde insanlar- arası ama kendi başına ayakta durabilen bir karakter yaratabilme arzusu içimde tutku boyutuna yükseldi. Böyle bir kurgusal kişi, devrimlerin açmazını sorgulamaya yardımcı olabilirdi ve Cavahar Mehta doğdu.

Baharat Ülkesi’deki Büyük Kurtuluş Mücadelesi’nin önderi Mehta’nın yaptıkları okurun gözünün önüne Atatürk’ü getirecektir. Mehta’nın devriminde eksik olan neydi?  
Romandaki devrimci mücadele ile cumhuriyet devrimimiz arasındaki en büyük benzerlik toprak sorununu çözemeyişlerinde yatıyor. Toprak reformu cumhuriyet hükümetlerinin amaçları arasındaydı. Gerçekleştiremediler. Gerçekleştiremezlerdi çünkü toprak ağalarının hatırı sayılır bölümü İstiklal Savaşı’na katılmıştı. Tıpkı Baharat Ülkesi’nde olduğu gibi. Toprağını koruma güdüsü, toprak sahiplerinin yabancı istilacıya karşı mücadelelerinin itici gücüydü. Aynı güdü kurtuluştan sonra devrimle yollarının ayrılmasına yol açtı. Ve feodal yaşam alışkanlıklarının omurgası aşınsa da kırılmadı. Değişen üretim ilişkileri bu omurgayı çarpıttıkça çarpıttı ama kıramadı. Geriye geleneğin ucubeleşmiş yeni bir çeşitlemesi kaldı.

Mehta en büyük mücadelelerinden birini kadınları hapseden, yakan, yok sayan zihniyete karşı veriyor. Kadınların bunu içselleştirmesi, kendilerini dinden, tarikatlardan, aşiretlerden özgürleştirmesi neden mümkün olmuyor?
Nüfusun yarısının fiilen bir alt insan türü sayıldığı bir ülkede ne kalkınmadan ne demokrasiden ne özgürlükten bahsetmek mümkün, ne de mutluluktan. Bütün devrimler kadın sorununun üstünde hassasiyetle durmuştur. Psikoloji araştırmalarının gösterdiği bir durum var: İnsanların çok az kısmı içine doğdukları ortama dışardan bakabiliyor, çoğu kişi durumunu sorgulamasız kabul ediyor. Bütün geleneksel kültürlerde kadınlar baskı altındadır, yaşamları ev içleriyle ve cinsel yasaklarla kısıtlanmıştır. Dolayısıyla üzerlerindeki ağır örtüyü silkip atmaları daha da zor.

Mehta’nın manevi kızı Mavi-rüzgar’ın askeri pilot olup isyancı aşiretleri bombalaması Sabiha Gökçen’in katıldığı Dersim harekatını getiriyor akla. Mavi-rüzgar’ın kitabın başındaki intihar uçuşunda, bombalarıyla mağaralarda öldürdüğü kadın ve çocukların pişmanlığı da var mıdır?
Evet, akla getiriyor tabii. Ancak Mavi-rüzgar’ın fikir anası da Sabiha Gökçen’in şahsiyeti değildi. Ankara Film Festivali’nde gördüğüm,  Hindistan’dan gelen bir filmdi. Filmde, küçücük yaşında evlendirilmiş ve dul kalmış kimsesiz bir çocuğu, hayatı kurtulabilsin diye Gandi’ye teslim ediyordu çocuğu bulanlar. Öyle sanıyorum ki haneye tutsak geleneksel kadınlık imgesini kırabilmek üzere somut örnekler yaratmak istiyordu Atatürk, Sabiha Gökçen’in savaş pilotu olarak yetiştirilmesi bundan. Onun da bir dramı var, kimin üzerine ağır bir toplumsal rol binerse o kişinin bir dramı olur. Devrim önderleri de o yüzden dramatik, hatta trajik kişiler.
Kimsenin tek bir sebeple intihar edebileceğini tahayyül edemiyorum. Bana öyle geliyor ki, kişi o duruma geldiği zaman sebepler artık birbirinden çözülmez bir alaşım haline geçmiştir. Pişmanlık ya da pişmanlık duyamamanın sıkıntısı, kuruluğu... Çocukluğunda aldığı yaralar var, onu erkeklerden de kendi soyundan da soğutmuş olan... Devrimin uğradığı ihanetler ve ağır düş kırıklığı da var.

Mehta, Zubin ve Berrak-su sömürgeci imparatorluğa karşı isyanın ateşini yoksulluk yüzünden hayatını kaybeden işçi çocukların ailelerini ‘isyana’ ikna ederek yakıyor. Berrak-su hayatı boyunca mücadele edilmesi gereken asıl meselenin ‘yoksulluk’ olduğunun bilincinde olan bir kadın, yoldaşları Zubin ve Mehta’ya toplumsal eşitliğin öneminden dem vuruyor. Bugün Türkiye için düşünürsek, sömürgeci bir imparatorluk yok belki ama savaşılması gereken ama neoliberal düzenin kitleleri mecbur kıldığı yoksulluk her gün can alıyor. Küçücük çocuklar sadece yoksul oldukları için yanıp yitiyor bu çağda dahi. ‘İsyanı’ ne önlüyor buralarda?
Sömürgecilik bitmiş filan değil, capcanlı ve çok vahşi. Sadece şekli değişmiş. Irak’ta, Libya’da ortalığı kana bulayan, petrolü yutmak hevesindeki sömürgeci iştah değildi de neydi? Oraların iyi ya da kötü kendine göre bir düzeni vardı. Pandoranın açılan kutusundan fırlayan kötülükler gibi, oraların düzenini bozup aşiret güçlerinin, mezhep düşmanlıklarının  ortaya saçılmasına, azmanlaşmasına yol açan kimlerdir? Neoliberal düzen sadece ekonomik bir sistem değil – ekonomik sistem olarak da fevkalade kötü zaten- kitle iletişimi aygıtlarıyla, hayatın her alanında yürütülen propaganda ile niteliksizleştirilen eğitim sistemleriyle, kitleleri mal, marka bağımlısı haline getiren, özgürlüğü markalı blucin giymeye, hayat amacını spor araba sahibi olmaya indirgeyen, borç batağına gömdüğü kitleleri aklını kullanamamak üzere adeta felç eden, onlara başka tür bir hayatın asla mümkün olmadığını belleten kitlesel bir çıldırı hali! Devrim için hem kitleler hem kahramanlar gerek. Küçük egoizmlerine gömülmüş atomize insan teklerinden oluşmuş toplumlarda ne biri var ne ötekisi. Fikir derseniz, düşünecek hal mi kalmış, kitap okuyacak hal mi kalmış işini kaybetme korkusuyla kölece çalışmalar hapsolmuş yorgun insanlarda!

Berrak-su’nun ömrünün son döneminde karşılaştığı bir genç “Bu günler de geçecek” diyor, hayatı mücadeleyle geçmiş bu yaşlı kadına. Çocukların yoksulluktan öldüğü, muhalefetin silikleştiği, yazarların, gazetecilerin hapiste olduğu, genç nüfusun çareyi kaçmakta bulduğu bizim bu günlerimiz geçecek mi?
Eninde sonunda bütün günler geçtiğine göre bu günler de geçecek elbette. Yerine ne gelecek bilemem. Onurlu insana düşen, çürüyen ortama en az ödünü vererek, başını dik tutmak ve mevzisini korumaya çalışmaktır. Berrak-su’nun yaptığı da bu. İnsanın evrendeki konumu Sisyphos efsanesine benzer. Hani Sisyphos bir dağa tırmanıp bir taş taşır; tam taşı doruğa ulaştırır taş aşağı yuvarlanır: Sisyphos yılmaz, gene taşı yüklenir, gene yukarıya taşır. Yaşadığımız dönemde, başka zamanlardan çok daha fazla Sisyphos’un kaderini andırıyor özsaygısını yitirmek istemeyenleri durumu.


Fotoğraf: Selahattin Sönmez


BU ÜLKE UTANABİLME YETİSİ KAYBETTİ
Kadınların uyanışını hikâyeleştiren önemli bir kadın edebiyatçı olarak, bugün kadınların hayatını birebir etkileyen yasal düzenlemeleri, bitmeyen şiddet gündemini, sokaklardaki tekmelemelere varan tacizi nasıl yorumluyorsunuz? Siyaseten nerede durduklarına bakmaksızın, kadınların verdiği tepkiler yeterli mi sizce?
Kimi feminist fertler ve gruplar da aralarında olmak üzere, entelijensiyamızın hatırı sayılır bir bölümü, 30 yıla yaklaşan bir sürede yükselen gericiliğe yanlış teşhis koydu. Türk aydını oldum bittim batıda söylenenleri, somut hayatın mihenk taşına vurmaksızın, yinelemekten hoşlanır (kadınlar ve çocuklar hakkındaki gelişmeler dışında, o zaman gelenekçi kesilir aniden!) Batıda, Sovyetlerin çöküşünden beri  bireycilik gözde ya! Bizimkiler de her şeye bireyin açısından bakar oldular, niyeyse etkin olarak gördükleri gerici bireylerin bakışını benimsediler. Özgür olmak isteyen ve baskı altında inleyen bireyleri ise işitmediler. Gericiliğin toplumsal karakterini anlayamadılar! Hayret edilecek şey! Bunca gerici kalkışmanın yaşanmış olduğu bir ülkede! Neoliberalleşmeye koşut olarak yaygınlaşan yoksullaşmanın ve cehaletin dinci tutuculukla göbek bağını keşfetmemek için ne mümkünse yaptılar! Gerçeği haykıran sesleri dinozor homurtuları olmakla suçladılar. Sadece kendilerinin değil, hepimizin dayanağı olan dalları kestiler. 2010 referandumu bir milattır! Şimdi de “Aldatıldık” diye feryat edip, vaktiyle gerçeği gösterenlere “Siz sanki ne söylemiştiniz ki!” diyebiliyorlar! Bu ülkenin kaybettiği erdemlerden birisidir, utanabilme yetisi!
Büyük sermaye, “Bana bir şey olmaz” umursamazlığı içinde seyretti; çok doğru, ona bir şey olmaz. Buradaki işsizliği koyulaştırarak çeker gider, emeğin daha da ucuz olduğu diyarlara. Böylece cumhuriyetin kaleleri, daha düşmeden teslim edildi.  Kadınların sesi yeterince çıkmıyor, diyorsunuz. Kiminki çıkıyor ki! Kaybedilen ses elbette çıkamaz!

FEMİNİZMİ KİM BİLİR NE SANIYORLAR
‘Kadınlar da Vardır’ adlı öykünüzde Servet Hanım ile Doktor Gülşen’in bireysel uyanışlarını anlatmıştınız. Öykünün sonunda Gülşen, umudunu torun Yeşim’e bağlıyor, “Yeşim için geç değil” diyordu. Bugün 30’larının sonlarında bir kadın olsa gerek Yeşim. Nasıl bir kadın oldu o küçük kız? Feminizmin kazanımlarını hayatlarının her alanında yaşadığı halde, ‘feminizm’ sözcüğünden korkan şehirli, orta sınıf kadınlar ne hissettiriyor size?    
Andığınız genç kuşak kadınların kişilik yapıları güçlü olanlarının, annelerinin kuşağına göre bireysel yaşamlarında daha özgür davranabildiklerini sanıyorum. Ancak daha mutlu olduklarını göstermiyor. Çalışma koşulları çok daha çetin, adım başı ‘mobbing’ ile karşılaşıyor kişi; toplumsal hayat güvenceden ve dayanışmadan uzak ve 40, 50 yaş altı insanlar neredeyse tüm yetişkinlik hayatlarını böyle yaşadılar. Feminist sözcüğünden çekinenlerin feminizme dair kulaktan dolma malumat sahibi olduklarını düşünüyorum. Kim bilir ne sanıyorlar. Ya da gereksiz yere çok ürkekler. Doğrusu ben hiçbir zaman feminist olduğumu söylemekten çekinmedim. Feministim, sapına kadar ama aydınlanmacı bir feministim. Ne gericiliğe yapılacak feminizm aşısının, ne feminizme yapılacak gericilik aşısının tutamayacağını görebilecek kadar aklı selimim oldu her zaman ve ne mutlu ki!

BAHARAT ÜLKESİNİN HAZİN TARİHİ
Erendiz Atasü
Can Yayınları, 2016
264 sayfa, 21 TL.

 

 

 

 

 

 

 

YORUM YAZ

Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.

H.P. Lovecraft testi

H.P. Lovecraft testi

İyi ki doğdun Lovecraft

Korkunun efendisi, fantastik edebiyat ve bilim kurgunun atası Howard Phillips Lovecraft, tam 125 yıl önce bugün doğdu. Kara düşlerin görünmez kitabını yazan ustayı bir testle hatırlayalım istedik. Testi tamamladığınızda ustaya ne mesafede olduğunuzu anlayacaksınız.

TESTE BAŞLA

ÖDÜLLÜ SORU

Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.

'Soruyu doğru cevaplayan 20 kişiye Christopher Andersen'in “Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi” kitabını hediye ediyoruz.'

“Eğer ben hayatımın gerçekten neye benzediğini yazsaydım, doğrudan ve peşin peşin, insanlar kaçacak delik ararlardı.” 

Ünlü biyografici Christopher Andersen'in kaleme aldığı Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi işte Jagger'ın bu sözleriyle başlıyor. Hak vermemek elde değil. Zira Rolling Stones 60'larda Beatles ile aynı zamanda müzik sahnesine çıktığında yolunu çizmişti: Beatles ne kadar temiz yüzlü, efendi ve sevimliyse Rolling Stones da bir o kadar sivri dilli, asi, kaba, baştan çıkarıcı ve provokatifti. Rock'n'roll'un kötü çocukları Mick Jagger, Keith Richards, Brian Jones, Charlie Watts ve Ron Wood'un tutkulu ve ateşli müziğinin, uzun soluklu dinamik birlikteliğinin temelinde de bu ilkel ve vahşi enerji yatıyordu. 53 yılı deviren Rolling Stones'un bu baştan çıkarıcı enerjisinde en büyük pay sahibi şüphesiz Mick Jagger'dı.

Daha önce pek çok ünlünün biyografisini kaleme almış olan Christopher Andersen, Mick Jagger: Vahşi Yaşamın Ortasında Bir Çılgın Dâhi kitabında Jagger'in 1943'te Londra'nın kenar mahallelerinden Dartford'da orta sınıf bir ailenin iyi huylu, zeki, çalışkan ve ilgi odağı olmayı seven oğlundan ateşli, seksi ve isyankâr bir şeytana, karizmatik rock tanrısına evrilişini, küçücük bir bekâr evindeki sefil yaşantıdan Jackie Onasis ve Prenses Margaret gibi isimlerle kanka olduğu sosyetik hayata geçişini gözler önüne seriyor. Kibirli, bencil, ele avuca sığmaz bir rock yıldızı olarak Jagger'ın seks, uyuşturucu, rock'n roll, şöhret, para ve aşırılıklarla dolu zevküsefa içerisindeki hayatını iliklerine kadar nasıl yaşadığını, detaylarını sakınmadan anlatıyor; doğrudan ve peşin peşin!


The Rolling Stones hangi yıl kurulmuştur?

  • 1960
  • 1961
  • 1962
  • 1963

ÇOK OKUNANLAR